• DOLAR
  • EURO
  • ALTIN
  • BIST
BİLECİK’TE “ŞEHİR VE EDEBİYAT” KONFERANSI

BİLECİK’TE “ŞEHİR VE EDEBİYAT” KONFERANSI

Konferans’ta konuşan Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Mürsel Gürses, “Osmanlı klasik döneminde divan edebiyatı şairi ağırlıklı olarak İstanbul’dan söz etmiş. Divan şairi diğer şehirlere, Anadolu’ya ve küçük kasabalara ilgi duymamış”  diyerek şehirlerin ilk çıkış yerinin Mezopotamya, Filistin’deki Eriha’nın milattan önce 8 binlere dayanan bir şehirden söz edildiği ve dünya tarihinde Konya Çatalhöyük’ün en eski şehirlerden birisi olduğunu belirtti.

Gürses: “Şair ve yazarlar divan edebiyatında İstanbul’dan bahsediyor, Bilecik var mı maalesef tabi bunda çok olumlu şeyler söyleyemeyeceğiz” diyerek konuşmasında şunları söyledi:

“Öncelikle ben şehir kavramından bahsetmek istiyorum. Ardından da şehir ile edebiyatın birbiri ile bağlantısından söz etmeye çalışacağım. Konuşmamın ikinci bölümünde de Bilecik ve Edebiyat üzerinde durmaya çalışacağım. 

“Şehir dediğimiz kavram belli bir gelişmişlik…”

Şehir kelimesi köken itibariyle Farsça bir sözcük, Türkçe’de bunun karşılığı kent kullanılmış çok eskiden beri. İkisi aynı anlama geliyor. Batı dillerinde de City gibi sözcüklerle medeniyet kavramları aynı kökenden geliyor. Medeniyet ile şehir kelimesi birbirinden türemiş. Örneğin Arapça’daki Medine şehir demek, medeni de uygar demek. Türkçe’deki uygar sözcüğü de Uygurlardan geldiğini söylüyorlar. Dolayısıyla şehir dediğimiz kavram belli bir gelişmişlik, olgunluk, belirli bir eğitim seviyesi, belirli bir üst kültürü anlatmış oluyor. İngilizce’deki polite sözcüğü ile Yunanca’daki police sözcüğü aynı kökten geliyor. Dolayısıyla şehir dediğimiz zaman ister istemez belli bir üst kültür, eğitimimle donanmış, ekonomik anlamda belirli bir seviyeye ulaşmış, iş bölümü olan, bedevi olmayan bir kimliğe bürünmüş şekildir. Tabi dünya tarihine şöyle bir bakıldığı zaman şehirlerin nasıl oluştuğuna dair kitaplarımız farklı ifade etse de aşağı yukarı şöyle söylüyor tarih kitapları.

“Şehirlerin o dönemde ilk ortaya çıkış yeri Mezopotamya”

Önceden insan oğlu gıda toplayıcılık dönemi yaşamış, ardından göçebe tarımcı döneme geçmiş bu toplumlar ve bu dönemde yavaş yavaş köyler meydana geliyor, köyler kasabalar haline, kasabalarda giderek şehir haline geliyor. Sanayi inkılabından sonra artık büyük metropollerden de söz etmek zorunda kalıyoruz. Şehirler o dönemde ilk ortaya çıkışı aşağı yukarı Mezopotamya, kaynaklar genelde Filistin’deki Eriha M.Ö. 8000’lere dayanan bir şehirden söz ediliyor. Konya Çatalhöyük’te en eski yerleşim yerlerinden biridir. Mezopotamya’da şehirlerin etrafı surlarla çevrilmeye başlanmış. İçerisinde belli bir insanın yaşadığı güvenlikli, barınaklı yerler yapılmış. Ardından şehir deyince özellikle Yunan şehirleri akla gelmeye başlamış ki onlar aynı zamanda yönetim biçimi de olmuş, yani şehir devleti haline gelmiş. Peşinden malum orta çağdaki feodel yapı, surlar içerisinde çevrili şehirler. Esas şehirler açısından kırılma noktası zannediyorum sanayi inkılabıyla olmuş, daha önce küçük, belli sayıda insanın yaşadığı şehir kavramı sanayi inkılabından sonra ciddi anlamda fabrikalaşma, iş gücü ihtiyacından dolayı köylerden kentlere göç ve birden şişirme biçiminde Avrupa’da önce tabi doğal olarak. Dolayısıyla daha önce bir çatışma unsuru olmayan yerleşim birimi zaman içerisinde özellikle şair, biraz sonra bahsedeceğiz şair için biraz yaşanmaz hale gelmeye başlamış. Yani müthiş bir kalabalık topluluk ve bunların önemli bölümü şehirli değil, şehir hayatından gelmemiş dışarıdan göç etmiş ve şehirli medeniyetinin üzerinde etkisi görülmemiş insan topluluğu. Dolayısıyla yazar/şair bu kalabalıklaşan, karmaşık hale gelen, insan ilişkilerinin git gide zayıfladığı, daha önce karşılaşmadığı bir unsurla karşılaşınca şoka uğramış. Öncelikle Avrupa’da başlıyor tabi şehrin şair üzerindeki etkisi. Birden gelişmeyi sindirememe unsuru. Türkiye’de tabi biz bunu daha sonra görmeye başlayacağız. Çünkü bizde sanayileşme tam anlamıyla bu şekilde olmadığı için köylerden kentlere göçler aşağı yukarı 1950’leri bulduğu için bizim şair/yazarımız o dönemde bundan pek etkilenmiyor. 

Divan edebiyatında İstanbul’dan bahsediyor, Bilecik var mı maalesef tabi bunda çok olumlu şeyler söyleyemeyeceğiz. Ben hemen ne kadar Bilecik ve Bilecik’e uğramış şair ve yazarlardan kısaca söz edicem.  

“Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Osmaneli ve Söğüt'ten söz ediliyor”

Şimdi Türk edebiyatında Bilecik deyince Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesine kadar gidebiliyoruz. Şunu söyleyeyim tabi ki biz bunun üzerine tez yapmış, araştırma yapmış değiliz. Belki araştırdıkça farklı kaynaklara ulaşılacak. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde bildiğiniz üzere Osmaneli ve Söğüt'ten söz ediliyor. O dönem Osmaneli'nin adı Lefke ve 600 hanesi var, hanı var, hamamı var, 5 tane camisi var ve bir özellik olarak da Osmaneli'nin ayvaları, tanesi bir buçuk okka gelir ayvaları vardır şeklinde Seyahatnamenin 3.cildinde bahsediyor.

Ardından da Söğüt'e geçtiğini görüyoruz. Söğüt'te de 700 hane var, yine benzer şekilde han, hamam, camiler var, bunlardan söz ettiğini görüyoruz. Dolayısıyla Osmaneli'den Söğüt'e geçiş, ama merkez olarak Bilecik'in yer almadığını görüyoruz. O dönem güzergah o şekilde zaten, Bilecik'e uğramıyor.

''Akarsuyu vardır, hamamı vardır, camisi vardır''

Yine biz, tesadüfen diyeyim, kütüphanede bir başka yazılı seyahatnamede bakarken Üsküdari Mustafa Dede isimli bir zatın 1794 yılında yazmış olduğu Seyahatname'de de yine çok kısa olarak Osmaneli, Vezirhan ve Söğüt'ten bahsediyor. Yazarımız İstanbul Üsküdar'dan hac için yola çıkıyor, bu hac yolculuğu esnasında İstanbul'dan çıkmış işte Gebze, Adapazarı, Pamukova ve sonra bizim Lefke'den geçiyor. Hemen bir iki cümle çok kısa olarak ''akarsuyu vardır, hamamı vardır, camisi vardır'' gibi mimari bakımdan bahsetmiş. Hemen ardından Vezirhan'a gidiyor. Vezirhan da ’'Vezirhanı'' diye geçiyor o zamanlar ve ondan da hanı vardır, hamamı vardır, akarsuyu vardır şeklinde bahsediyor. Peşinden de Söğüt'e geçmiş, dolayısıyla o bahsettikleri yerleri bütün ayrıntılarıyla anlatmamışlar. Geçtiği yerlerin özelliklerini kısa kısa notlar halinde tutmuşlar; ama anlaşılan o ki böyle bir güzergah var, şimdiki Bilecik'e uğramayan bir güzergah var. Çünkü Söğüt'ten sonra da Eskişehir'e geçiyor yazar, dolayısıyla 1794'te bu kadarcık bir yer görüyoruz.

Ardından bu şehir bağlamında, özellikle Cumhuriyet dönemi içerisinde veya Divan edebiyatında Bilecik'in tek başına şiire, esere konu olduğu hemen hemen hiç yok diyebiliriz. Dolayısıyla şu var sadece, bazı milliyetçi-muhafazakar şairler de Osmanlı'ya gönderme yapmak maksadıyla Söğüt ara sıra şiirlerinde geçmiş. Bunun amacı Söğüt'ü tanıtmak, anlatmak, güzelleme yapmak değil de bir kavram olarak, Domaniç, Malazgirt gibi bir tarih olarak bahsetmek.

“Bilecik, edebiyatta çok yokken başka bir noktada var”

Bilecik, bir sürgün yeridir. Şair yazarlarımızın ister istemez Bilecik'e zorunlu ikametleri söz konusu olmuş. Buraya da baktığımız zaman örneğin; Ahmet Ferit Tek ile Müfide Ferit Tek'in, kronolojik olarak akıma gelenleri söylüyorum, Bilecik'e sürgün olma durumları söz konusu. 2.Meşrutiyet döneminde Türk Ocakları ilk kurucu başkanı Ahmet Ferit Tek ile eşi Müfide Ferit Tek Bilecik'e sürgün ediliyor, buradan sonra da Sinop'a gidiyorlar. Bu sırada Müfide Ferit Tek ''Aydemir'' adlı bir roman yazıyor, onu Bilecik'te yazıyor. Kaynaklar kitaba Bilecik'te başlayıp Sinop'ta bitirdiği yönünde; ama tam olarak da bilmiyoruz. Aydemir romanının özelliği, Halide Edip'in ''Yeni Turan'' romanından sonra yazılmış 2.turancı romandır. Ülkücü bir gencin sevgilisini bırakarak idealleri uğruna Orta Asya'ya gitmesi anlatılır. Aydemir, o dönemde o kadar popüler bir roman oluyor ki Şevket Süreyya Aydemir, bu karakteri kendisine örnek alarak Soyadı Kanunu çıkınca Aydemir'i kendisine soy isim olarak alıyor, yani o dönemde popüler bir romanmış. Roman kalitesi bakımından çok önemli, çok büyük değildir belki; ama demek ki popüler kültürde bir yer edinmiş. İşte yazarımız bu romanı Bilecik'te yazıyor.

“Eser verme bakımından da Bilecik küçük bir yer oluyor”

Ardından bir kaç yıl sonra Refik Halit Karay, Türk edebiyatının en önemli hikayecilerinden bir tanesi, da Bilecik'e sürgün edilir. Hocamız bununla alakalı bir makale de yazdı, bir tarihçi gözüyle bize anlattı sağ olsun. Yine Refik Halit Karay'ın o mizahçı tarafından kaynaklanan İttihat Terakki yönetimiyle anlaşamamasından kaynaklanan, zannediyorum 1917-1918'li yıllarda ailesiyle beraber  Bilecik'e sürgün edildiğini görüyoruz. O da Bilecik'teyken Memleket Hikayeleri'ni yazıyor. Refik Halit'in en önemli eseridir ve gerçekten çok güzel hikayeler vardır ve onu da Bilecik'teyken yazıyor.

Refik Halit'in Bilecik'teki yaşantısından sıkıldığını görmüyoruz. Buradaki hayatından memnun; ama eser verme bakımından da Bilecik küçük bir yer oluyor. O dönemde burada yazdığı hikayeleri mektuplar şeklinde İstanbul'a göndererek gazetelerde tefrika ettiriyor ve o dönemde Memleket Hikayeleri çıkınca Refik Halit'i Türkçeyi en iyi kullanan yazar diye adlandırıyorlar. Yani burada yazarımızın eser vermesi bakımından Bilecik önemli.

“Bilecik'e uğrayanlardan birisi de Cemal Süreya'dır”

Cumhuriyet dönemi önemli şairlerinden, 2.Yenicilerin kurucularından, en önde gelenlerinden Cemalettin Seber gerçek ismi; ama sonradan Cemal Süreya ismini kullanmıştır. O da bu Dersim olayları esnasında, 1937'de ailesiyle birlikte Bilecik'e sürgün ediliyor. Bilecik' e o zaman 181 aile sürgün edilmiş Dersim'den. 800 küsur insan yapıyor yani ve bu sürgün edilenlerden birisi de Cemal Süreya'nın ailesi. Maalesef Cemal Süreya, Bilecik'e gelir gelmez 6 ay sonra annesini kaybediyor. Bilecik sürgünü, Cemal Süreya için bu olumsuz olayla başlıyor. İlkokulu ve ortaokulu burada  okuyor. Hatta Bilecik Ortaokulu'nu bitirdiğini ifade ediyor kaynaklar. Cemal Süreya'nın annesi ölünce Bilecik mezarlığına gömüyorlar ve babası Bilecik'ten Esma isimli birisiyle evleniyor. Cemal Süreya'nın anlatımına göre üvey annesi bunlara çok kötü davranıyor.  Babası bundan rahatsızlık duyarak bu kadından boşanıyor ve Cemal Süreya okulu bitirdikten sonra, yani o süre doluna İstanbul'a taşınıyorlar. Babası orada bir daha evleniyor başka birisiyle; fakat babası vasiyet ediyor, ''Ben ölünce beni ilk eşimin yanına gömün'' diyor ve Cemal Süreya'nın babası da şu an Bilecik'te yatıyor.

Bunların dışında önemli bir ismin daha Bilecik'le bağlantısı var, o da Memduh Şevket Esendal. Bu yazarımız aslında Çorlulu; ama 1941-1950 yıları arasında tam 9 yıl Bilecik Milletvekilliği yapmış, parlamentoda görev almış. Ben meclis tutanaklarına bakmıştım acaba Bilecik’le ilgili bir şeyler söylemiş midir, Bilecik'le ilgili bir teklifte bulunmuş mudur diye. En azından benim gördüğüm kadarıyla Bilecik'le ilgili bir mevzu yok. Başka mevzularla ilgili kanun teklifinde bulunmuş; ama Memduh Şevket Esendal'ın Cumhuriyet Halk Fırkası milletvekili olarak 9 yıl görev yaptığını görüyoruz. Zannediyorum Bilecik’e çok uğramış değil. Tabi araştırmak lazım ve ahkam kesmemek lazım. Büyük bir kasıt olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Çünkü Memduh Şevket Esendal’ın zaten farklı bir siyasi tarafı vardı. O mesleki temsilcilik diye bir şeye inanıyor. Şehirleri temsil eden milletvekilleri değil de meslekleri temsil eden insanlardan seçme. Öğretmenlerden üç tane milletvekili, polislerden iki tane gibi. Şehirleri temsil etmeyecekte insanları temsil edecek. Onun düşündüğü parlamento böyle bir şey. Dolayısıyla ikinci meşrutiyet dönemi düşünce akımlarından bir tanesi mesleki temsilciliktir. Zaten yazar bir vilayetin milletvekili olmayı kendi ideolojisine uygun görmediğinden zannediyorum. 1940’lı yıllarda 2. Dünya savaşı ekonomik anlamda zor dönemler. Şu eser Memduh Şevket Esendal döneminde yapıldı diyebileceğimiz ama tekrar edeyim daha iyi araştırmak lazım. Fazla bir şey söz konusu değil.

“1940’lı yılların önemli şairlerden birisiymiş”

Bilecikli olan Fethi Giray diye bir şairimiz var. O da Söğüt doğumlu aslen. 1940’lı yılların önemli şairlerden birisiymiş.  Herhalde sonraki dönemlerde çok etkisiz kalmasa bir Fethi Giray da toplumcu gerçekçiliğin önemli isimlerinden. Şiir kitapları var gazetecilik yapmış. Yine Bilecik’te edebiyat bağlamında Salih Korkmaz’ı da hatırlatmak istiyorum. Biz küçükken burada bildiğimiz isimlerdendi. Aslen Amasaylı’dır Salih Korkmaz ama Türk müziğine çok önemli söz yazarlığı yapmış. Yaklaşık 600 tane eseri bestelenmiş. ‘Ağlamışım gülmüşüm’, ‘Gelin olmuş gidiyorsun’, ‘Kadere bak’ gibi önemli bir söz yazarlığı yapmış. Bu sözler Orhan Gencebay’ından, Ferdi Tayfur’una birçok isme kadar onun sözlerinde beste yapılmış. Ama yine Salih Korkmaz şairdir sadece söz yazarı değildir. Şiirleri, şiir kitapları var. Onu da hatırlatmadan geçmeyelim.

Nedim Argan diye bir hemşerimiz var. Roman yazıyor şuan İzmir’de. İki tane romanı çıktı. Bir tanesi hatta ikinci baskısını yaptı. İzmir’de adliyede çalışıyor ama roman yazmaya Bilecikli olarak böyle bir katkıda bulunmuş. Dolayısıyla böyle ilk isim olarak aklımıza gelenler aşağı yukarı bunlar. Bunların bir kısmı sürgün hayatı yaşamış. Bir kısmı da Bilecik’te doğmuş. Sonra belirli nedenlerle farklı yerlere taşınmış. Oralarda edebiyat hayatlarına devam etmişler.

“Küçük bir şehirde 22 yıldır bir dergi çıkarabilmek başarı”

Peki, şuan Bilecik’e edebiyat var mı? Canlı bir edebiyat hayatı olduğunu söylemek zor tabiî ki. Yalnız 22 yıldır burada çıkan bir dergi var. Onun ismini vermek istiyorum. Kardelen diye bir dergi çıkarılıyor. Tam 22 yıl oldu. Bilecik küçük gibi bir şehirde Kardelen diye bir dergi çıkıyor.  Benim de ortaokuldan hocam Ali Erdal önderliğinde. Tabi fikir çizgisi olarak bunlar Necip Fazıl’ın Büyükdoğu çizgisinde ama fikrinin dışındaki sanat tarafı herkese açık.  Yani şiire meraklı olan, hikâye yazanlar rahatlıkla eserlerini orada yayınlayabiliyorlar. Tabi dergicilik Türkiye’de yavaş yavaş, büyük dergilerde zor ayakta kalıyor. Burada sadece ben yapılan emeğe bir gönderme yapmak istedim.  Küçük bir şehirde 22 yıldır bir dergi çıkarabilmek başarı. Genç arkadaşlara da buradan gerçekten yazıp çizmeye merakı olanlar varsa bu dergide kendilerini gösterebilirler. Son olarak da sokaklarda siz görüyorsunuzdur. Ben de çok görüyorum. Şiir sokakta diye bir şey var. Bilmiyorum kim bu gizli kişiler. Artık gençler dergilere, gazetelerden ziyade hiçbir şekilde ‘şiir sokakta’ diye bir dize. Yani bir kısmı Turgut Uyar’ın dizeleri biliyorum da diğerleri kendilerine ait mi onu bilmiyorum. Orijinal olarak kendilerinse tebrik edeceğim ama bu nasıl diyelim başkasının şiirlerini sevdirmek amacı ile yapılıyorsa, parklarda ve teflon kulübelerinde görüyoruz. Her kimse bilmiyoruz. Şiir sokakta diye bir akım başlatılmış. Şiirin yeri tabi dergidir. Gerçekten özgün çalışmalarsa bunları başka yerlerde yayınlayın. Bizlerde yayınlatmak için gayrette bulunalım. Bilecik’in edebiyat ortamı aşağı yukarı bunlarla sınırlı diyebiliriz.”

Konuşmanın ardından Vali Yardımcısı Mustafa Güney, Doç. Dr. Mürsel Gürses’e üzerinde üniversitenin ambleminin bulunduğu tabak hediye etti.

Düzenlenen programa Polis Meslek Eğitim Merkezi Müdürü Mesut Çelebi, İl Genel Meclisi Başkanı Serkan Yıldırım, Ak Parti Merkez İlçe Başkanı Fikret Karabıyık, öğretim üyeleri ve üniversite öğrenciler ile vatandaşlar katıldı.

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

*

code

  • YORUM
reklam