“ESAS OLAN BİLGİDİR”

“ESAS OLAN BİLGİDİR”

 

Bilecik’te Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Sürekli Eğitim ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen “Tarih ve Kültür” sohbetlerine konuşmacı olarak katılan Doç. Dr. Çelik, katılımcılara “Tanzimat’tan Günümüze Eğitim” konulu sunumu yaptı.

Doç. Dr. Çelik, “Tabuları yıkarak, ezberlerimizi sorgulayarak, birbirimize saygı duyarak, çoğulcu değerleri ön plana çıkararak ve cumhuriyetimizi demokrasiyle taçlandırarak yolumuza devam etmemiz gerekiyor.” dedi.

Etkinlikte açılış konuşmasını yapan Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan Doç. Dr. Çelik’le aynı dönemlerde eğitim hayatlarına başladıklarını ifade ederek, “Bizler ihtilal sonrasında akademik hayata başladığımız an üzerinde çalıştığımız konular o yıllarda adeta mayın konulardı. O yüzden hem mütereddit ama aynı zamanda da özgüvenliydik. O yıllarda bu hayata başlayan akademisyenler hakikaten hem kariyerlerinde hem de hayatlarında çok başarılı işlere imza attılar. Onlardan en mümtazlarından bir tanesi Milli

 

“Esas olan bilgidir”

 

Eğitim eski Bakanımız Doç. Dr. Hüseyin Çeliktir.” dedi ve sözü Doç. Dr. Çelik’e bıraktı. Çelik sunumunda şu ifadelere yer verdi:

“İnsanlık değişik evrelerden geçerek bugüne geldi. İnsanlar öncelikle beden güçlerini kullanarak üretim yapıyorlardı ve onunla geçimlerini sağlıyorlardı. Yani kas gücü esas olandı. Bu dönem tarım toplumu dediğimiz bir dönemdir. İnsanların tarım toplumunda bedensel gücüyle, beden gücünü, kas gücünü hayvanların gücüyle birleştirerek üretim yaptığı, bununla hayatını sürdürdüğü bir dönemden söz ediyoruz. Birinci döneme kas dönemi diyebilirsiniz. İkinci dönem makinenin icat edilmesi sanayi toplumunun olduğu bir dönemdir. Fabrikasyon üretim başlamıştır, sermaye ön plana çıkmıştır, kasalar dolmuş taşmıştır. Bu dönemde de insanoğlu kendi gücünü, kendi bedensel gücünü, kas gücünü mekanik olanla birleştirmiştir. Üretimi ve geçimi onunla temin etmiştir. Çok fazla mal üretilince, sermaye birikimi olunca diğer diyarlara bunu satmak gibi bir mesele gündeme gelmiştir. Esasen bu dönem küreselleşme dediğimiz olgunun da ciddi manada başladığı bir dönemdir. Bu döneme de kasa dönemi diyebilirsiniz. Çünkü büyük sermaye sahipleri ancak bunu yapabiliyorlardı. Üçüncü dönem bilgi toplumu dediğimiz toplumdur, yani içinde yaşadığımız dönemdir. Bu dönemde beden gücü son plandadır. Makine gücü, sermaye bunların hepsi arka plandadır. Esas olan bilgidir. Bilgiyi üretenler bilgiyi teknolojiye uyarlayanlar esas zenginlik sahibidirler. Bugün dünyada zenginlik dendiği zaman yer altındaki kaynaklar, madenler, yer altı ve yer üstü zenginlikleri, ağır sanayi fabrikaları artık akla gelmiyor. Zenginlik dendiği zaman insan gücü insan gücünün ne kadar iyi kullanıldığı akla geliyor. Bu döneme onun için biz kafa dönemi diyoruz.

 

‘Bize hep cumhuriyeti demokrasi diye anlattılar’

 

Biz cumhuriyetten önce demokrasiyle tanıştık. Bize ilkokul kitaplarından itibaren hep cumhuriyeti demokrasi diye anlattılar. Ama bir şeyi çok iyi bilmemiz gerekiyor, cumhuriyetle demokrasi aynı şey değil. Cumhuriyet ülkenin kim tarafından idare edileceği sorusuna cevap verir. Yani bir ülkede bir hanedan aile varsa o hanedan ailenin fertleri arasında yönetim el değiştiriyorsa orada monarşi var demektir. Eğer monarşi ile beraber yani bir hanedan aile ile beraber bir parlamento varsa ve o kralın, sultanın, melikin her ne ise yetkileri sınırlandırılmışsa ona da meşruti monarşi deniyor. Bizde meşrutiyet çoğu zaman meşruiyetle karıştırılıyor. Meşruiyet kanunilik, legallik demektir. Şeri olan demek kökü itibariyle. Ama meşrutiyet şarta bağlı, şart kökünden gelir. Belli şartlara bağlanmış o devlet başkanlığı yetkileri. Bu da meşruti monarşidir. Bizde meşruti monarşiyle tanıştık. Yeryüzünde 5 çeşit cumhuriyet var. Totaliter cumhuriyetler, sosyalist cumhuriyetler, teokratik cumhuriyetler, bürokratik cumhuriyetler ve demokratik cumhuriyetler var. Bizim cumhuriyetimiz kurulurken bürokratik bir cumhuriyet olarak dizayn edilmiş. Bugün aslında Türkiye’deki tartışmaların özü bu bürokratik cumhuriyet demokratik cumhuriyete dönüştürülmeye çalışılıyor. Bizim millet olarak yapmamız gereken demokratik bir cumhuriyete kavuşmak, demokratik bir cumhuriyete sahip olmaktır. Türkiye’deki esas tartışmaların özünde de bu var. Tabi bürokratik cumhuriyette eğitim insanları belli bir istikamet belli bir ideoloji doğrultusunda yönlendirmek ve şekillendirmek gibi bir felsefeye sahiptir.

 

‘Hür olmayan bir ortamda eğitim olmaz’

 

Ben Milli Eğitim Bakanı olduğum zaman hissettiğim şuydu, Milli Eğitim Bakanlığı büyük bir torna tezgahı gibi algılanmış. Bu tornanın ayarını birileri yapacak. Milli Eğitim Bakanı da tornacı başıdır. Bu eğitilmesi gereken 20 milyon kişilik kitleye de tenzih ederim kereste muamelesi yapılıyor. Milli Eğitim Bakanı tek tip, tek desen, tek ebat, tek renk malzeme üretecek. Bürokratik cumhuriyet bunu istiyor. Böyle bir insan tipi istiyor. Tek insan tipi. Hür olmayan bir ortamda ilim, eğitim vs. olmaz. Tek tipleştirme o kadar kötü bir şey ki. Allah bizi farklı farklı yaratmış. Dolayısıyla düşünceler, dünyalar, özellikler, güzellikler tabi ki farklı olacak. İnsanları tek tipleştirmek için bir eğitim sistemi dizayn edilmez. Elbette eğitimin bir etiği vardır, elbette insanlara bir dünyada genel geçer bazı insani değerler kurallar vardır. Ama belli bir ideolojinin dar kalıpları içerisine insanları iterseniz oradan bir şey beklemeyin. Biz ilkokuldan itibaren bize hep eğitim adı altında bunları verdiler.

 

‘Hür düşünen nesil yetiştirilmiyor’

 

Bize hep şunu anlatırlardı, Türkiye’nin 3 tarafı denizlerle, 4 tarafı düşmanlarla çevrilidir. Bunlar dış düşmanlar. İçerideki düşmanlara baktığınız zaman herkes düşman. 12 Eylül darbesi oldu, darbeyi yapanlar bizi eğitmek üzere memleket sathına yayıldılar. İdeolojik eğitim dediğimiz bu. İlkokuldan itibaren kafasına bir şey yerleştiriyorsun, belli bir şablon doğrultusunda onu geliştiriyorsun. Hür düşünen, hakikaten sorgulayan bir nesil değil, sabit doğrular verilen ve o doğruları karşılıksız kabul etmesi istenen bir nesil yetiştirmeye çalışıyorsunuz. Üniversiteye gelince aşağı yukarı aynı şekilde devam ediyorsunuz. Bundan bir şey çıkmaz. Biz bu ideolojik kalıpları ve şablonları parçalayıp atmak zorundayız. Bu toplumda 76 milyon insan farklı etnik kökenlere de sahip olsalar farklı dinlere de sahip olsalar farklı mezheplere de sahip olsalar farklı bölgelere de farklı ten renklerine de sahip olsalar hepimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarıyız ve insan olmak gibi bir üst kimliğimiz var. Birbirimizin farklılığına tahammül edeceğiz. Birde lineer mantıkta bir şeyler ya doğrudur ya yanlıştır. Ya siyahtır ya beyazdır. Bunun ortası yoktur. Yaşadığımız zaman zaman toplumsal problemlerde de bu var.

 

‘Bizim için üretilen düşmanlıkları yok etmemiz gerekiyor’

 

Yıllar yılı birçok yanlışı bize doğru diye benimsettiler. Birçok pisliğe bizi alıştırdılar. Birçok çarpıklığa, birçok yanlışlığa bizi alıştırdılar. Bizde buna alıştık. Peki, alışır mı insan, alışır. Psikolojide öğrenilmiş çaresizlik diye bir şey var. Bilim adamları bir kutunun içerisine 5-10 tane çekirge koyuyorlar. Üzerini bir cam kapakla kapatıyorlar. Çekirge camı boşluk zannettiği için sıçrayıp çıkmaya çalışıyor. Sıçradıkça cama çarpıp düşüyor. Sonra çekirge oradan sıçrayarak çıkılamayacağına şartlanıyor. Sonra deneyi yapanlar o cam kapağı kaldırıyorlar. Kutunun üstü açık olmasına rağmen bizim çekirge sıçramıyor ve orada ölüyor. Bunun adı öğrenilmiş çaresizliktir. Öğrenilmiş çaresizlik hayvanlara yakışır ama insanoğlu irade sahibi olduğu için bunlara direnmesi gerekir. Bizim bu kabukları, öğrenilmiş çaresizlikleri yıkmamız gerekiyor. Bize dayatılan deli gömleğini yırtmamız gerekiyor. Bizim için üretilen düşmanlıkları yok etmemiz gerekiyor.

 

‘Mühim olan önemli adam olmak değil değerli adam olabilmek’

 

Birbirimizi sevmemiz gerekirken bizi farklı farklı bu manada telkinlere tabi tutarak yetiştirdiler. İnsanlar dünyaya bazı özellikleri beraberinde getirir. Siz ırkınızı tayin edemezsiniz ama dininizi tayin edersiniz. Dininizi değiştirebilirsiniz ama ırkınızı değiştiremezsiniz. Mezhebinizi tercih edebilirsiniz ama ırkınızı değiştiremezsiniz.

Devlet adamlarının kibirlenmesi en iğrenç olanıdır. Ben başbakan oldum, ben cumhurbaşkanı oldum, ben vali oldum. Fransız filozof diyor ki, ‘Devlet adamı olmak için günde 1 saat yeter. 23 saat insan olmak lazım.’ Sizin makamınızın, mevkiinizin ne olduğu da önemli değil. Senin insanlar nezdinde iyi itibarın var mı, kubbede hoş sedan var mı, seni hayırla yad edenler var mı? Mühim olan bu. Cumhurbaşkanı olsanız bitiyor. Ahmet Necdet Sezer nerede? Cumhurbaşkanı da olsan bir gün bitiyor. Mevki makam sizi önemli yapar. Önemli adamın önemi, mevkisi, makamı, parası pulu olduğu sürecedir. O bitti mi biter. Mühim olan önemli adam olmak değil, değerli adam olabilmek. Değerli adam, ölse de bu alemden göçüp gitse de üzerinden asırlar geçse de gömülen bir hazine gibi her zaman kıymetini muhafaza eder. İnsana insanlığını hatırlatacak, ona insanlık cevherini ön plana çıkaracak bir eğitimi olması lazım. Bütün ideolojiler kördür. Bizim ülkemizde bu manada güzel gelişmeler var. Karamsar olmaya gerek yok. 

Benim Milli Eğitim Bakanlığı dönemimde Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesi o zamanki ifadeyle 7,5 katrilyondu. Şimdi eğitim bütçesi 60 katrilyon ve Türkiye’nin üniversite sayısı 170’e ulaştı. Hepsinde seviye, hepsinde başarı aynı değil. Tabi ki olmayabilir. Bizim ülkemizde de gayet güzel gelişmeler var. Bilimsel alanda, bilimsel üretim alanında da güzel gelişmeler var.

 

‘Tabuları yıkarak yolumuza devam etmeliyiz’

 

Aslında küçük ve şirin bir vilayet olmakla birlikte nüfusunun 5’te 1’ini üniversite öğrencilerinin oluşturduğu bir şehir olan Bilecik’te de bunları konuşmamızın son derece anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bir gün şunu da görebilirsiniz. Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi’nin öğrenci mezunu 25 bin olduğu zaman burası gerçek manada bir üniversite şehri olacaktır. Tabuları yıkarak, ezberlerimizi sorgulayarak birbirimize saygı duyarak, çoğulcu değerleri ön plana çıkararak ve cumhuriyetimizi demokrasiyle taçlandırarak yolumuza devam etmemiz gerekiyor. Burada tabi ezberlere kanmamamız gerekiyor. Dostumuzu düşmanımızı iyi tanımamız gerekiyor. Biz belamızı arayan bir halk değiliz. Biz halkımızın farklılıklarını koruyarak gökkuşağındaki farklı renkler gibi bir arada armonik ve huzur içerisinde yaşamasını istiyoruz. Bugünkü dünyada bunun ilacı demokrasi dediğimiz bir şeydir. Demokrasi her derde deva değildir. Ama insanları huzura misli olarak ulaştıran demokrasidir. Bunu yerleştirelim ve yolumuza devam edelim. Allah yolumuzu bireysel olarak da millet olarak da açık etsin.”

Konuşmanın ardından Çelik’e, Bilecik Valisi Halil İbrahim Akpınar, üzerinde Şeyh Edebali Üniversitesi’nin ambleminin bulunduğu tabak, Belediye Başkanı Selim Yağcı da üzerinde Osmanlı Arması’nın bulunduğu tablo hediye etti. ZEYNEP KILBAHRİ

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

*

code

  • YORUM
reklam