HABİB-İ NECCAR

HABİB-İ NECCAR

 

           Cumartesi sabah namazını Habib-i Neccar Camiinde kıldık. Cami âdete Eyüp sultan gibi sabah namazı şehir halkının büyük ilgi ve katılımı ile muhabbet, hasbial, dua ve niyaz meclisi haline gelmiş harika bir hava yaşadık.

           Namaz sonrası çorba ikrami sonrasında camii ve şehir hakkında bilgi aldık. 

           Antakya, Ubeydullah Bin Cerrah tarafından M.S 636 yılında Hz.Ömer efendimiz dönemde fethedildiği, Habib-i Neccar ve Hz. İsa'nın iki elçisinin bulunduğu yerde fethin sembolü olarak bir cami inşa edilmiş. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan Anadolu'da yapılmış ilk cami olduğunu öğrendik. Caminin girişindeki türbede isimleri Yuhanna ve Pavlus olan iki elçiden Yahya ve Yunus hazretleri olarak söz ediliyor. Habib-i Neccar'ın sandukası da aynı camide. Müslümanlar bu türbeyi ziyaret edip dua ediyorlar. Antakya, Haçlı seferleri döneminde Antakya Prensliği olarak bir süre Hıristiyanların elinde kalmış. Haçlılar, Antakya'yı işgal ettikten sonra kentteki sivil Müslümanları kılıçtan geçirmişler. Memluk Sultanı Baybars daha sonra Antakya'yı Haçlılardan geri almış, Habib-i Neccar Camii'ni de yeniden yaptırmış.

           Kaynaklarda Antakya diye geçen Hatay şehrimiz, eski bir tarihe sahiptir. M.Ö. 300’lü yıllarda 500 binin üzerinde nüfusu olan bu şehir, zamanında dünyanın üçüncü büyük şehri idi.
           Antakya, İsa (A.S.) zamanında da bölgesinin en önemli merkezlerinden birisiydi. Şehirde yaşayan halk, haktan habersiz doğru yoldan uzak bir hayat yaşıyordu.

           İsa (a.s.), 11 havarisinden ikisini irşad için Antakya’ya gönderir. İşte bu iki elçinin orada yaşadıkları olaylar, Kur’an’ın kalbi olan Yasin Suresi’nin ikinci sayfasında ibret için anlatılır. Bu olayın verdiği en önemli derslerden birisi, peygamber olmasalar da Allah’ın dinini tebliğ edip insanlardan hiçbir ücret istemeyen ilim ve gönül adamlarına uyulması gerektiğidir.
          Allahu Teâlâ, Antakya halkının başından geçenlerden ibret almamız için Rasulullah’a (a.s.) şöyle sesleniyor: Şu şehir ahalisini onlara örnek ver! Hani oraya (İsa a.s.’ın yanındaki ilim ve gönül adamlarından) elçiler gelmişlerdi. Biz o zaman onlara iki elçi göndermiştik de onlar her ikisini de yalanlamışlardı. Biz de bir üçüncü ile onları desteklemiştik ve:
           -“Biz size gönderilmiş elçileriz” demişlerdi. (Yasin/13–14) Şehirde günlerce kalmışlar ve ellerinden geldiğince herkese Allah’ın dinini anlatmaya çalışmışlardı. Buna rağmen halk elçileri kabul etmedi ve onlara: “Siz, bizler gibi insansınız; başka bir şey değilsiniz. Hem Rahman da hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.” dediler.

            Elçiler de (bu söze karşı) şöyle söylediler: “Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş kimseleriz. Bize düşen, ancak açıkça tebliğdir; başka bir şey değildir.” (Yasin/15–17)
            Elçilerin bütün ikna gayretleri sonuç vermedi. Halk hırçınlaştıkça hırçınlaştı ve tehdit ederek elçilere: “Siz bize uğursuz geldiniz. Yemin olsun ki, eğer (bu işten) vazgeçmezseniz, sizi taşlarız ve çok acı verecek eziyetler yaparız.” dediler. (Yasin/18)

            Kendilerine hücum etmeye hazır olan şehir halkının bu tehditi karşısında elçilerin cevabı şöyle oldu:“Uğursuzluğunuz sizinledir (kendinizden kaynaklanmaktadır). Size öğüt verildi diye mi (böyle söylüyorsunuz)? Doğrusu siz haddi aşmış bir toplumsunuz.” (Yasin/19)

            Elçiler tam sözlerini bitirmişti ki; Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: Ey hemşehrilerim! Bu elçilere uyun!” (Yasin/20)

            Allah’ın methettiği bu adamın Habibu’n-Neccar adında bir kişi olduğu rivayet edilir. Habib-i Neccar halkın itibarli seçkini ve halkın sabkın yaşantısından şehri terkedip dağda yaşayan biri idi. Hemşehrilerinin aşırıya gittiğini görünce onlara acıdı ve şefkatle yalvardı:
            “Uyun, sizden hiçbir ücret istemeyip hidayet üzere hayat sürenlere!” (Yasin/21)

             “(Bana gelince,) neden beni yaratmış olan ve hepinizin dönüp varacağı Allah’a kulluk etmiyeyim? (Neden) O’ndan başka ilâhlar edineyim? (Öyle yaparsam) Rahman bana bir zarar vermek isterse ne o ilâhların şefaatı zerre kadar fayda getirir, ne de (bizzat kendileri) beni koruyabilirler.

             İşte o zaman ben, apaçık bir sapıklığa düşmüş olurum. Ama bakın! Ben Rabbinize inanıyorum, sizler de bunu işitmiş olun!” (Yasin/22–25)

             Allah aşığı Habibu’n-Neccar sözlerini bitirince hemşehrileri, üzerine çullanıp onu şehit ettiler. Mübarek naaşı yere serilince Allah tarafından ona şöyle denildi:“Gir cennete!” (Yasin/26)
             O ise, hemşehrilerinin kendisini öldürmüş olduğuna aldırmaksızın büyük bir merhametle Allah’ın huzurunda şöyle söylüyordu: “Ah keşke halkım bir bilseydi! Bilseydi Rabbimin beni affettiğini ve ikram görenlerden eylediğini…” (Yasin/26–27) Fakat artık Antakyalılar bu temenniyi duyamazlardı.

             Daha sonra ne oldu? Allahu Teâlâ, bundan sonra onların üzerlerine gökten ordular indirmediğini, indirmeye de gerek olmadığını anlatıyor. Sadece bir tek ses ile yerlerinde sönüp kaldıklarını haber veriyor ve bu konuyu şu ayetlerle bitiriyor:“Yazık şu insanlara ki, kendilerine hangi elçi geldiyse onu alaya aldılar. Hâlbuki kendilerinden önce nice nesilleri yok ettiğimizi ve onların geri dönmediğini görmezler miydi? Ve (görmüyorlar mı sonunda) hep birlikte huzurumuzda toplanacaklarını?” (Yasin/28–32)

              Günümüzün Habib-i Neccarlarından biri olan rahmetli ilim ve hizmet insani Mehmet Özyurt beyefendinin kabrini ziyaret ettik. Sevdası olan eğitim yolunda trafik kazasında yanarak şehit olmasını dinledik. Rahmetlinin köyünde hatırasına büyükçe bir misafirhane yapıldığını gördük. Bizleride orada misafir ettiler. Geçen ay altıbin misafiri hiç üçret almadan ağırladıklarını yetkililer ifade etti. Masraflar fedakâr Antakya esnafları tarafından karşılanmaktadır.
              Rabbim; Habbi-i Neccarlarımızı artırsın, neslimizi ve nefsimizi islah eylasin.
 

Aydın OSMANOĞLU

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

1 Yorum

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

*

code

  • YORUM
reklam