• DOLAR
  • EURO
  • ALTIN
  • BIST
“İngiltere, Mezopotamya bölgesinde bir kimlik arayışına girdi”

“İngiltere, Mezopotamya bölgesinde bir kimlik arayışına girdi”

Şeyh Edebali Üniversitesi konferans salonunda gerçekleştirilen oturum, Doç. Dr. İlhami Yurdakul başkanlığında yapıldı. İkinci oturumun konuşmacıları Dr. Nurcan Özkaplan Yurdakukul, Dr. Muhannada Yousıf, Dr. Selma Çetinkaya,ve  Doç. Dr. Beşir Mustafayev oldu.

İkinci oturumun Açılış konuşmasını yapan Yurdakul, şöyle konuştu:

"İsmini ipekten alan ipek yolu ve baharat yolları en önemli ticaret yollarıydı. Bunların 19. yüzyılda biraz sonra bahsedilecek petrolün bir enerji olarak algılanmasından sonra bu kadim yollarda artık hem petrol, yer altı kaynakları, hem de yer üstü kaynakları sanayileşmeye bağlı olarak da ticaret sahaları gelişti. Dolayısıyla bu sahalardan bir tanesi, belki de dikkatle üzerinde durulması gereken noktalardan birisi Basra Körfezi'dir. Basra Körfezi hem bir ticaret merkezi hem de yer altı kaynaklarının kullanılması gereken bir alandı. İşte tam bu bağlamda Nurcan Özkaplan Yurdakul, bize 100 yıllık süreçte Basra Körfezi'ndeki bu mücadele sürecini bize anlatacak."dedi.

Basra Körfezinde Asırlık Gerginlik

Oturumun ilk konuşmacısı olan Nurcan Özkaplan Yurdakul,  Basra Körfezinde Asırlık Gerginlik ve Osmanlı Egemenliğinin Tartışılmaya Açılması konusunda bir sunum gerçekleştirdi. Yurdakul şöyle konuştu:

"100 yıllık diye başlık konuldu. Biz de hazırlığımızı 100 yıl çerçevesinde yaptık. Ancak literatürü taradığımız zaman görüyoruz ki gerginlik sadece 100 yıldan ibaret değil. 100 yıldan öncesinde de mevcut Basra Körfezi'nde. Literatürde bu konuda farklı iki yaklaşım söz konusu. Umumiyetle klasik dönemi değerlendiren İngiliz veya diğer beynelmilel tarihçilerden bir kısmı İngilizlerin Basra Körfezi'nde sadece Portekizliler, Hollandalılar ve Fransızlarla orada tutunabilmek için mücadele ettiklerini kaydederlerken klasik döneme yönelik Cengiz Orhonlu'nun ve Özbayan'ın çalışmaları Osmanlılar ile de mücadele ettiklerini kaydetmektedirler.

 Namuslu diyebileceğimiz İngiliz tarihçilerden Ingram. Şu anda Oxford'da profesör. Kendisi değerli bir tarihçi. Şöyle bir kayıt düşüyor; Bugün de olduğu gibi dünya Avrupa merkezli bir sistemle örgütlenmiştir. Dünyanın geri kalanı gelip onları yönetmesini beklemektedir sessizce. Fakat bunun bir istisnası vardır; Osmanlılar. Şöyle bir cümle kuruyor; 'Osmanlılar, yabancılardan danışmanlık ve akıl alarak işlerini yapmazlardı. Sadece siyaset gereği bazen yapıyormuş gibi davranırlardı.'Profesör Ingram'ın bu tespiti aslında Basra Körfezi'ndeki gerginliğin sebebi olarak karşımıza çıkıyor. Zira, literatürün bir kısmı Lorimer'den başlamak üzere ki kendisi daha sonra Bağdat'ta konsolos olarak karşımıza çıkar 20. yüzyılın başında. Bölgenin tarihini yazan ve bu konuda en değerli kaynak olarak bizlerin istifade ettiği Lorimer, ondan sonra  Kelly, ondan önce Lodi gibi genel kabul görmüş tarihçiler Basra Körfezi'nde özellikle 1798 Mısır işgalinden sonra yani Bonapart'ın Mısır'a çıkmasından sonra ortaya çıkan İngiltere'nin artık Basra Körfezi'nde tutunma biçimi ticari değil siyasi bir zorunluluğa dönüşmüştür. Zira, Hindistan'a giden yarı yoldaki evimiz Kahire, Mısır artık Fransız tehlikesi altındadır. Dolayısıyla bu meşhur Hindistan'a yönelik olan ulaşım kanalı geriye bir tek Basra, Bağdat ve Suriye üzerinden Akdeniz hattı olarak tecessüm etmekte.  Zira buharlı gemiler olmasına rağmen özellikle iletişim yani muhaberatın gerçekleşmesi ancak bu hat üzerinden mümkün olacaktır. Bu tabi birinci maddi bir sebep olarak gözükmekte. Tabi stratejik olarak ise Fransızlar Musul üzerinden akış sağlayacaklar biz yolu Basra Körfezi üzerinden tutalım derdini gözlemlemekteyiz.

Literatür şöyle demekte, biraz önce saydığım isimler,' İngilizler geldiler. Bağdat'a siyasi konsolos atadılar. Orada küçük küçük çalışmalarına başladılar. Kimse de çıtını çıkartmadı.' Fakat yine az önce sözünü ettiğimiz bazı tarihçiler Ingram gibi. Ada Avrupa'sında hiç de meselenin öyle olmadığı ve tabi Türkiye'den Zekeriya Kurşun İngiltere'nin burada sistemli bir şekilde yerleşmesine karşı sistemli bir karşı çıkış söz konusudur. Osmanlı idaresi tarafından. Bu karşı çıkışın muhtelif araçları vardır. Bugünlerde de daha çok yaygınlaşan İngiliz oyununun yaklaşımını aslında burada eleştirmek gerekiyor. Çünkü bir şeye oyun diyebilmemiz için muhatap olan diğer tarafın bunu anlamamış olması gerekir. Oysa Bağdat valileri,  yazışmalarından görüyoruz ki Bab-ı Ali'ye yazdıkları tahrirlerden tek tek bütün adımlarının farkındalar. Ne yapmaya çalıştıklarını biliyorlar ve buna ilişkin önlemlerini alıyorlar. Bab-ı Ali ile İngiliz hükümetinin arasındaki ittifak, bu tavır alışın tecessüm etmesine zaman zaman mani oluyor. Yani oyun yaklaşımını kabul ettiğiniz zaman oyuna gelenlerin de söz meclisten dışarı koyun olduğunu ikrar etmek gerekiyor. Muhatap olanlar, ne yapılmakta olunduğunun farkındalar. Hatta küçümsüyorlar. Mesela, büyük Süleyman Paşa hat-tı hümayundaki bir tahlilinde şöyle diyor;' İranlılardan,  Vahabilerden, içerideki aşiret isyanlarından başka bir de bu kafirlerle uğraşıyoruz' Yani kafirlerden kastı oradaki konsoloslar. Ve yaptığı işi küçümsüyor. Johns, ilk konsolos.  Karşı karşıya geliyorlar. Bu önemli bir adamdır Johns. İngiliz bölgelerinin dış politikasının kuramcısıdır.

Johns'a bizim Süleyman Paşa diyor ki ;' Senin yaptığın iş üç, beş mektup yazmaktan ibaret. Bütün gün ne yapıp duruyorsun? Habire yazı yazıyorsun. 'diyor. Oysa Johns harıl harıl bütün şeyin gerek arkeolojik olarak gerek sosyolojik olarak aşiretlerin birbirleriyle olan ilişkilerini, çevreyle olan ilişkilerini ve Arabistan'dan Hindistan'a giden muhtelif yolları ve tabi ki Vahabiler konusundaki ilk derli toplu eseri kaleme alan adamdır.

"İngiltere, Mezopotamya bölgesinde bir kimlik arayışına girdi"

Sabahki sunumunda Profesör Usame arkeoloji olarak, kimlik olarak nasıl bir desteği vardı? İngiltere neden bu kadar Mezopotamya'nın arkeolojisiyle ilgileniyordu? Bütün derdi neydi? Burada bir kimlik arayışı söz konusuydu. Tıpkı eski Yunan'a duydukları ilgi gibi Mezopotamya ve Babil medeniyetine de benzer bir ilgi duyuyordu seküler İngiltere. Çünkü artık tanrı yoksa, Tanrı öncesi yani İsa öncesi kültür birikimini devralmak istiyorlardı. Nitekim, 1860'larda parlamentoda yapılan bir konuşmada, şöyle diyorlar; 'Konsoloslar sayesinde Mezopotamya'ya ilişkin bilgimiz artık İyonya'ya ve Latin medeniyetine ilişkin bilgimize erişmiştir'. diye artık bölgeyi bildiklerini, gerek coğrafi, gerek tarihi ve askeri olarak bildiklerini fark ederler. Nitekim, Rawlinson Kırım savaşı sırasında uzun uzun raporlar hazırlıyor. Yazdığı raporlar, Hindistan ordusunun Irak hattı üzerinden kuzeye Karadeniz'e ve Gürcistan'a nasıl çıkarılacağı üzerine. Ama raporlar çok teferruatlı. Ve bu alan askeri tarihçilerin aslında çalışmasını bekleyen bir alan olarak önümüze çıkıyor.   O kadar ki kaç ayda gider? 10 bin kişilik ordu ne kadar para harcar? Kaç at lazımdır? Atların nerede değiştirilmesi icap eder? Ve bunlar ne kadar yiyecek kullanırlar? Bütün lojistik hesaplarıyla, teferruatlarıyla Rawlinson’un raporları elimizde. Bu bilgiler 1850'de Kırım savaşından sonra İran'ın ifadesi alınırken Hindistan ordusunun İran'a sevkiyatı sırasında kullanıldı. Ama I.Dünya Savaşında ne kadar kullanıldı buna da bakmak gerekiyor. Yani İngiltere ordusunu Hindistan'dan ırak'a sevk ettiği zaman Rawlinson 'un o zamanki analizlerinden ne kadar istifade etti? Buna bakmak gerekiyor.

Bu arada ağırlıklı olarak konsolosların konsoloshanelerinde kullandıkları, istihdam ettikleri insanlar gayrimüslim tebaadan. Onu görüyoruz. Kendileri de memleketlerine veya Hindistan'a bir gezi düzenliyorlarsa yerlerine Ermeni vekil bırakıyorlar. Tabi Johns döneminde yani ilk konsolos döneminde amaç Irak'tı. Irak'ın, Bağdat'ın Fransızlardan temizlenmesiydi. Bunu başarıyorlar. Ondan sonraki diğer amaçlarına sıra geliyor. Bu bölgenin öğrenilmesi ve anlaşılması oradaki gayrimüslim tebaaya himaye temin edilmesi ve tabi ki aşiretler ile ilişkiler kurulup geliştirilmesi. Aşiretler deyince sadece yerleşik veyahut göçebe belli başlı aşiretler değil korsan aşiretleri de bu kapsama dahil. Doğu Hindistan Şirketi yani aslında körfezde 1798'e kadar İngiliz politikasının uygulayıcısı olan yapıdır. Onlar üzerinden bütün bu faaliyetler görülür. Ciddi bir askeri birliği vardır. 1856'daki Hindistan isyanına kadar varlığını sürdürüp faaliyetlerini gerçekleştirecektir. Bu yerleşme sürecinde tabi ki tane şeyle karşılaşıyoruz. İngiltere açısından bir engelle karşılaşıyoruz. Engellerden bir tanesi; Osmanlı’nın dominyonlar üzerinde, onların kavramıyla söylüyorum, Basra Körfezi ve çevresindeki dominyonların üzerindeki hakimiyeti. Aralarındaki yazışmalara da ta 1847'de rastlıyoruz.

Bu arada biraz geriye gideceğim. İran'ın desteğini almasalar da pasifize edebiliyorlar İran'ı. Johns diyor ki, ' Basra Körfezi'nde bir ada edinme çabası, 1800'lerin başında başlıyor. Basra Körfezi'nde donanmasının serbest bir şekilde denizin üzerinde bulunması başka bir şey. Bir adaya yerleşmesi ve istihkamını da üzerinden yapması başka bir şey. Bu istihkamın önemini anlatmak için bir ada edinmeye çalışıyorlar. Johns diyor ki,' Hindistanlı tecrübesinden İran ve Bağdat valileri bizim bu çabamızın ticaret yapıyoruz. Ticaret için buradayız. Olmadığını artık anladılar. İran'ı ikna etmeye imkan yok. İran ancak kandırılabilir. Bab-ı Ali ise ayrı bir konu' diyor. Kandırılma cümlesini İranlılar için bizzat kullanıyor. Bütün bu yazışmalara rağmen Kurşun'un çalışmalarından da gördüğümüz 1870'lere gelindiği zaman yine Bahreyn üzerinden bir şey söz konusu.

İngiltere'nin bu süreçte Basra Körfezi'nde ve Bağdat'ta korsan aşiretler haricinde 1856 yani İngiltere'nin Osmanlı mülkü üzerinde reform jandarmalığına başlamadan önceki gayrimüslimlerin himayesi meselesi Bağdat'ta 1800'lerin başında başlıyor. Ve bunun faydasını keşfediyorlar. Geriye kalıyor Ermeni basamakları yürümek için. O bakımdan Ermenileri kazanmak lazım' diyor. 1852'de bu raporu yazıyor. Ermenilerin üzerinde kimin tarafı olacağına ilişkin kavga çok ilginç bir şekilde Bağdat'tan başlıyor. Çünkü Gürcistan İran'ı çok kolay durdurabiliyor. İran'da istedikleri şahı İngilizler ayarlayabiliyorlar. Bu arada Rawlinson'un faaliyetlerinden birisi de Bağdat’ta Necep'te, Kerbela’da ve Bağdat'ta bol bol İran şehzadesi beslemek ve alternatif şah hazırlamak veyahut orayı birbirine karıştırmak. Dediklerini yapmadıkları zaman 'Şiraz'da tarafımızda 3 bin kişi var. Ayaklandırırız, dikkat ' diye de tehdit edebiliyorlar. Hatta şöyle diyor bir seferinde; ' Şiraz'daki gücü harekete geçireli mi, geçirmeyelim mi?' Bunları parlamentoya veyahut İstanbul'daki büyük elçisine yazdığı mektuplarından okuduğumuz için bu konsolosları 'ya acaba mı' demek gibi bir durumumuz yok. Net bir şekilde önümüzde ortada izledikleri bu politikalar. Tabi petrolün keşfedilmesi ve başka unsurların da devreye giriyor olmasına rağmen asıl 19. yüzyılın son çeyreğinde Kayzer  Loren başarısından sonra 'Avrupa'da güçlenen Almanya'nın madem İngiltere Mısır'a yerleşti, ben de Bağdat demiryolu için gerekli girişimlerde bulunayım' diyor. Biliyorsunuz,  Kayzer 2 defa Osmanlı coğrafyasına geliyor. Fakat Kayzer’in 'in özellikle Kudüs'e gelmesi ve kendisini Hıristiyan Protestanlarının lideri olarak lanse etmesi İngiliz basınında ciddi bir reaksiyonla karşılaşıyor. Bu arada bu coğrafyaya ilişkin bilgiler aşama aşama gerçekleşiyor."

Yurdakul'un sunumunun ardından konuşan oturum başkanı İlhami Yurdakul, ikinci konuşmacı olan Selma Çetinkaya'yı sunumunu yapmak üzere davet ederken şöyle konuştu:

"Yurdakul, batılıların sömürgecilik faaliyetlerinin bir parçası olarak Basra'daki bu mücadelelerini bize anlattı. İkinci konuşmacı, malumunuz Osmanlı son Mebusan Meclisi Misak-ı Milli sınırlarını tespit etmiştir. Bu Misak-ı Milli sınırlarının içinde Musul'da vardı. Ancak, Lozan Anlaşmasının bunu bir neticeye bağlayamadık ve bu da bir problem olarak İngilizlerle Türkiye Cumhuriyeti arasında uzun süre müzakere edildi. Bu konuya dair Selma Çetinkaya Türkiye-Irak sınırı bağlamında Haliç Konferansı konulu bildirisini sunacak. "

Türkiye-Irak sınırı bağlamında Haliç Konferansı

Oturumun ikinci konuşmacısı olan Selma Çetinkaya Türkiye-Irak sınırı bağlamında Haliç Konferansı hakkında bilgilendirmelerde bulundu. Çetinkaya şunları aktardı:

"Değerli hocalarım, sevgili öğrenciler Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile Umumi Harp'teki mücadelesini sona erdirmiştir. Mütareke imzalandığı sırada Musul'da 6. Ordu Komutanı Ali ihsan Paşa bulunmaktadır ve Kerkük, Musul ve Musul'a bağlı birçok bölge Osmanlı Devleti kontrolü altındadır. Mütareke yani ateşkes imzalandığı halde ateşi kesmeyen İngiltere Musul’u işgal edeceğini söyleyerek Osmanlı güçlerinin Musul'dan çıkmasını, 5 kilometre daha yukarı çekilmesini talep etmiştir. Bunun üzerine Ali İhsan Paşa sadrazamla iletişime geçiyor ve cevabi telgrafta 15 Kasım'a kadar Musul'un boşaltılması karara bağlanıyor. Ali İhsan Paşa, bunun üzerine 10 Kasım 1918'de Osmanlı kuvvetleriyle beraber Musul'dan ayrılarak Nusaybin'e çekiliyor. Ve sonrasında İngiltere mütareke şartlarına riayet etmeyerek maalesef Musul'u işgal etmiştir. Oysaki 28 Ocak 1920 tarihli Mebusan Meclisi'nin oturumunda kabul edilen Misak-ı Milli'nin 1. maddesine binaen buraların Osmanlı Devleti bölgesi olduğunu söylememiz mümkündür. Bu cümleden olmak üzere Büyük Millet Meclisi Misak-ı Milli sınırlarını belirlerken İskenderun'un güneyinden geçmek üzere Musul, Kerkük ve Süleymaniye'yi de içine alacak bir hat çizerek bir sınır belirlemiştir. Ama maalesef bu sınırı gerçekleştirmek mümkün olmamıştır. Çünkü Musul İngiltere için önem arz eden bir coğrafyanın üzerinde bulunmaktadır.

20. yüzyıl başlarında dünya politikasını ve bu bağlamda dünya haritası şekillendirme görevini şiar edinen İngiltere bu bağlamda petrol açısından da oldukça önemli olan Musul'da ve tabi ki aslında bütün Ortadoğu'da güç olmak istemiştir. İngiltere'yi menfi Türkiye'nin ise manevi duyguların ön plana çıktığı bir ortamda ortada kalan bir Musul ile karşı karşıyayız. Ancak şunu da belirtmek lazım; dönemin İngiliz basınında Artık Türkiye'nin de bu bölgeyle ilgili sadece ırki ve dini emellerinin olmadığını, maddi emellerinin de artık ortada olduğunu söyleyen haberler çıkmaya başlamıştır.

Türk-Irak sınır çizilmesi paralellinde Musul meselesi Türkiye, Irak sınırı çizilmesi meselesi Lozan Konferansı'nın en önemli meselesidir. Ancak, konferans boyunca geçen sert görüşmelere rağmen bu konu çözüme bağlanamamış ve Lozan Anlaşmasının 3. maddesinin 2. fıkrası gereğince bu mevzu 9 ay içerisinde Türkiye ile Büyük Britanya arasında yapılacak görüşmelerle çözümlenmesi, eğer çözümlenemezse konunun Cemiyet-i Akvam'a havale edilmesi karara bağlanmıştır. Bu bağlamda Türkiye ve İngiltere Türkiye-Irak sınırı konuşulması için 19 Mayıs 1924 tarihinde görüşmelere başlamıştır. İstanbul'da bu görüşmeler Türk-İngiliz görüşmeleri, İstanbul Konferansı, Musul Müzakeratı gibi isimlerle anılmış olmasına rağmen en çok Haliç Konferansı olarak adlandırıldığını görüyoruz ki Haliç Konferansı olarak değerlendirilecektir. Görüşmelerde Türk heyetinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Ali Fethi Okyar başkanlığında toplanan heyette Diyarbakır Milletvekili Fevzi Bey, Ordu Milletvekili Faik Bey bunun haricinde Dış işleri Hukuk Müşaviri Nusret Bey ve Genel Kurmay'dan Yarbay İshak Avni Bey temsil etmişlerdir. Yine dönemin İngiliz basınında Diyarbakır ve Ordu Milletvekillerinin Kürt kökenli olduğu üstüne basıla basıla haber yapılmıştır. İngiliz heyetin başkanlığını ise 1920-1923 yılları arasında Irak Yüksek Komiserliğini devam ettirmiş olan Sir Percy Cox vardır.  Sir Percy Cox, aynı zamanda İşçi Partisi'ne de mensuptur. Bu da Haliç Konferansı'nın görüşmelerinin yapıldığı zaman da İşçi Partisi İngiltere'de kuvveti elinde bulunduran partidir. Önemlidir. Neden önemlidir? Çünkü İşçi Partisi muhalefetteyken sömürgeciliğe karşı duruşuyla bilinmektedir. Muhafazakarların sömürgecilik yaklaşımlarını eleştiren politikalar gütmüşlerdir. Ve bunun haricinde Musul'un Türkiye'ye ait olduğunu belirten görüşmelerde bulunmuşlardır. Muhalefetteyken görüşlerde bulunmuşlardır. Ancak iktidara geldikten sonra bu durum biraz değişmiştir. Bu konuyla ilgili olarak bir anekdot aktarmak istiyorum. Bu politikalarla ilgili konuşmaları muhalefetteyken en çok yapan isimlerden birisi olan ve artık, iktidara gelerek başbakanlık mevkisini elinde bulunduran RamsayMacDonaldile Yusuf Kemal Bey arasında gerçekleşen bir görüşme. Yusuf Kemal Bey, Musul'un Türkiye'ye ait olmasına dair görüşleri zamanında bildirdiğini söylüyor RamsayMacDonald’a ve uyarıyor kendisini.

Konferansa katılacak heyetlere ülkeleri tarafından görüşmelerde izleyecekleri politikalar belirtilmiştir. Buna göre Türk heyeti Türkiye- Irak sınırının Musul, Süleymaniye ve Kerkük'te Türkiye tarafında kalacak şekilde çizilmesini ve İngiltere'nin bunu kabul etmesi durumunda buradaki petrollerden kendilerine ortaklık verilmesine dair bir politika izleyecektir. Buna dair görüşler bildireceklerdir.

İngiliz heyetine baktığımızda ise sınırın Hakkari ve Irak tarafında kalacak şekilde çizilmesini kabul ettirmeye çalışacaklar. Ve bu da belirtiliyor, tabi ki Türkiye bunu kabul etmeyecek ama varsın etmesin. Biz bu talebimizden vazgeçmeyeceğiz. Israrla bu konunun üzerinde duracağız. İngiltere'ye göre mesele zaten Musul ile ilgili değildi. Her ne kadar Türkiye duruma Musul açısından bakıyor olsa da, İngiltere açısından Musul'un konuşulması zaten gereksizdi. Çünkü Musul zaten Irak idaresindeydi. Bu sebeple elbette Türkiye-Irak sınırı çizilirken Musul'un da güvenliği göz önünde bulundurularak daha yukarıdan bir sınır çizgisi çizilmesi gerekiyordu. Ve dolayısıyla Hakkari de, Irak'ta kalmalıydı.

Bu politikalar bağlamında geçecek olan Haliç Konferansı biraz önce de belirttiğim üzere 19 Mayıs 1924 tarihinde İstanbul'da başlıyor. Kasımpaşa'da eski Bahriye Nezareti binasında bugün Kuzey Saha Deniz Komutanlığı'nda yapılmaya başlanılıyor.

21 Mayıs 1924 Çarşamba günü ikinci oturum gerçekleşiyor. Sir Percy Cox 'un bir önceki oturumdaki görüşlerine Ali Fethi Bey,  bu oturumda karşılık veriyor. Ali Fethi Bey konuşmasında İngiltere'nin  Nasturilerin   geleceğini sağlamak için bugün Türkiye Cumhuriyeti bayrağı altında bulunan bazı topakların kendi mandasına terkini istediğini ve bu isteğin şaşırtıcı olmadığını belirtiyor. Türklerin bölgede hiçbir zaman ciddi problemler yaşamadığını, asıl İngilizlerin son birkaç yıldır Musul'da yaşadıkları sıkıntıları hatırlamalarını ifade ederek Lozan'da Kürtlere özerklik verilmesini talep eden İngiltere'nin şimdi de  Nasturiler için uğraştığını eklemiştir.  Umumi Harp ve dış kökenli kışkırtmalar sebebiyle bazı hatalar yapan Nasturilerin bir daha böylesi  hatalar yapmamaları karşılığında Türk topraklarından şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da huzur içerisinde yaşayabileceklerini de belirtmiştir. Eski Osmanlı idaresi dönemindeki vilayet sınırları göz önünde bulundurularak Musul'un Türkiye'ye bırakılmasını istemiştir. Buna karşın Sir Percy Cox bir muhtırayla Musul da dahil Fırat Nehrinin iki sahilini de talep etmiş, bu talebe Ali Fethi Bey Türk tezinin kabul edilmesini isteyen karşı muhtırayla yanıt vermiştir. Sir Percy Cox bu muhtıraya cumartesi günü yanıt vereceğini söyleyerek 2. oturum sonuçlandırılmıştır. 24 Mayıs 1924 Cumartesi günü yapılan oturumda önce Türk hükümeti İngilizlere belgelerle neden bu bölgenin Türkiye'de kalması gerektiğini anlatmaya çalışmıştır. Akabinde Sir Percy Cox biraz önce belirttiğim Hakkari'ye bağlı yerleri yeniden istemiştir. Elbette Türk heyetinin böylesi bir teklifi kabul etmesi mümkün değildir ve 3. oturumda bu şekilde son uçlanmıştır. 5 Haziran 1924 Perşembe günü yapılan son oturumda ise Ankara'dan gönderilen yeni talimat İngiliz heyetine belirtilmiştir. Musul vilayeti topraklarının coğrafi ve tarihi yönden Irak bölgesinden farklı olduğunu, Lozan'da yalnız Musul'un konuşulduğunu, Hakkari'nin terkine dair görüşme geçmediğini, İngiliz heyetinin Hakkari'ye yönelik taleplerinin Lozan ile uyuşmadığını, bu yüzden Haliç Konferansı'ndan bir netice çıkmasının imkansız olduğunu belirtmiştir. 

İngiliz heyetiyse yine aynı şekilde Hakkari'ye yönelik taleplerinde ısrar etmiştir. Ordu Milletvekili Faik Bey'in belirttiği üzere, Haliç Konferansı'nda Türk heyetinin tıpkı Lozan’da olduğu gibi Musul vilayetinin halkın oyuna başvurulmasına yönelik bir teklifi olduğunu ancak İngiliz heyetinden bu konuyla ilgili bir yanıt alınamadığını da söylemiş ve bu görüşmeler sonuçsuz kalmıştır. 3 buçuk saat süren 5. oturum da bu şekilde sonlandırılarak Haliç Konferansı kesin olarak neticelendirilmiş ve akabinde konu Cemiyet-i Akvam'a havale edilmiştir. Bu konuyla ilgili olarak Mehmet Şükrü hocam Cemiyet-i Akvam ile ilgili olarak tebliğini sunacak.

Genel olarak bakıldığında İngiliz heyetinin görüşmelerden kaçındığını söylemek mümkündür. Nitekim 6 Haziran 1924 tarihli Vakit gazetesine baktığımızda Sir Percy Cox 'un konferansta 20 kelime bile konuşmadığını öğreniyoruz. Aynı tarihli İkdam ise, Haliç Konferansı'nda Musul meselesinin değil, Hakkari'nin İngilizler tarafından üç ilçesinin müzakere edildiğini kaleme almıştır. Yine İkdam’da 9 Haziran'da Sir Percy Cox 'un açıklamasına yer verilmiştir.  Buna göre; Sir Percy Cox Haliç Konferansı'nın sınır meselesini konuşmaya geldikleri için Musul'un kuzeyinin konuşulmasının gayet doğal olduğunu söylemiştir. Yani İngiltere'ye göre Musul zaten Irak'a bağlıdır ve bu yüzden söz konusu olamaz konuşması ancak Hakkari'nin hem Musul'un güvenliği hem de Nasturilerin yurdu olabilmesi için Irak tarafında kalması gerekmektedir. 

İngiltere'nin de üzerine düştüğü ve küçük müttefikimiz dediğimiz Nasturiler ilgili de biraz bilgi vermek istiyorum. Nasturiler ismini aslen Maraşlı olan İstanbul Patriği Nestorius'tan  almaktadırlar. Nestorius, 431 tarihinde Efes konsilinden kovulmuştur. İlahiyatla ilgili düşüncelerinden dolayı. Nedir düşüncesi? Hazreti İsa'nın hem tanrı hem de insan olmak üzere iki doğası olduğundan bahsediyor. Sürgüne gönderiliyor. Nestorius’un takipçileri var. Onlar da peşi sıra gidiyorlar.  Sasanilere sığınıyorlar. Akabinde Doğu Hıristiyanlığını oluşturan Süryanilerle beraber hareket ederek önce Urfa'ya sonrasında da Nusaybin'e yerleşiyorlar. Ve 6. yüzyıldan sonra da Nasturiler olarak isimlendiriliyorlar. Umumi Harp'te Osmanlı Devletine karşı uluslarla işbirliği içine giren gayrimüslimler sıralanırken hep Ermenilerden bahsedildi ama Nasturilerin  de faaliyetleri aslında Ermenilerden kalır yanı yoktur. 1917 Bolşevik İhtilalı'ne kadar Ruslar da ağırlıklı olarak çalışmışlardır. Ama İngilizler ile de çalışmışlıkları yine vardır. Bolşevik ihtilali sonrasında İran'a kaçmışlardır ve İngiltere’nin kendilerini sahiplenmesi üzerine Irak'a getirilmişlerdir. Irak'ın kuzeyindeki önce  Bakuba  kampına yerleştirilmişlerdir. Ve burada İngilizler tarafından askeri eğitime tabi tutulmuşlar. Sık sık kuzeye doğru tazyik hareketleri düzenlenmiştir Nasturiler tarafından Türk hükümeti ile beraber hareket eden aşiretlere karşı.

Neden bu kadar İngiliz politikasına uygun hareket ederek yukarıya doğru tazyikler düzenliyorlar, İngiltere'nin politikasına uygun olarak hareket ediyorlar? Çünkü İngilizler tarafından kendilerine verilmiş bir devlet kurma vaadi var. Nasturileri güçlü tutan unsur da bu. Ancak 1921 itibariyle İngiltere'ye artık Nasturiler maddi açıdan külfet oluşturmaya başlıyorlar. Bunu yük olarak görmeye başlıyorlar. İngilizlere göre artık Nasturiler mızmız, sürekli şikayet eden ve hep daha fazlasını isteyen bir millet olarak görülüyorlar. Korumaktan vazgeçip bu kampları dağıtma yönelik politikalar izlemeye başlıyorlar. Bunun akabinde 1922'de Nasturiler daha da fazla devlet kurma arzusuyla yanıp tutuşmaya başlıyorlar. Fakat İngiltere'den karşılık alamayınca Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa'dan yardım istiyorlar. Yine yanıt alamıyorlar. Türk hükümetine başvuruyorlar. Hakkari merkez olmak üzere otonom bir bölge kurulmasını talep ediyorlar. Tabi ki Türkiye'nin böyle bir teklifi kabul etmesi mümkün olmaz. Bunun sonrasında Nasturiler yıkıcı faaliyetleri devam ediyor. Ama İngiltere tarafından kamplar dağıtıldıktan sonra İran, Suriye, Irak ve bir kısmı illegal yollarla Hakkari'ye gelerek yerleşiyor. Bugüne kadar da yaşayışlarını devam ettiriyorlar. "

Çetinkaya'nın sunumunun üzerine bir değerlendirmede bulunan oturum başkanı Yurdakul," Musul meselesine dair bu güzel tebliğ için Selma Hanımı tebrik ediyoruz. Anadolu'nun tarihi, Balkanların, Kafkasların ve Ortadoğu'nun tarihi bilinmeden ve onlarla ilişkilendirilmeden izah edilemez. Aslında I. Dünya Savaşı’nda sadece şekillenen Ortadoğu değildi. Daha önce Balkanlarda, Kafkaslarda ve Anadolu'da yapmak istedikleri ve yaptıklarının devamını I.Dünya Savaşı'nda sömürgecilik kadar Ortadoğu'da da gerçekleştiriyorlardı. İşte tam da bunun bir devamı olması bakımından Doç. Dr. Beşir Mustafayev I. Cihan Harbi sürecinde Osmanlının Transkafkasya siyasetine dair bildirisini sunacak."dedi.

Birinci Cihan Harbi Sürecinde Osmanlı’nın Transkafkasya Siyaseti

Oturumun üçüncü konuşmacısı olan Doç. Dr. Beşir Mustafayev I. Cihan Harbi sürecinde Osmanlının Transkafkasya siyaseti hakkında bilgilendirmelerde bulundu. Mustafayev şunları aktardı:

"Sayın başkan, değerli katılımcılar, sevgili öğrenciler hepinizi en derin muhabbetim ve hürmetlerimle selamlıyorum. Öncelikle üniversitenizde bulunmaktan duyduğum mutluluğu ifade etmek istiyorum.  Emeği geçen herkese a'dan z’ye teşekkürlerimi arz ediyorum.

Önce kendimi kısaca takdim edeyim kısaca konumuza geçmeden önce. Aslen Kuzey Azerbaycanlıyım.  Yıllardır hem eğitimim hem de çalışma sürem dolayısıyla Türkiye'de yaşamaktayım. Şu anda Siirt Üniversitesi’nde Tarih Bölümünde Öğretim Görevlisi olarak çalışıyorum.

Ortadoğu'dan sonra ilk Kafkasya konusundaki bir tebliğle katıldım sizlerin karşısına. Şu konuya ilk önce değinmek istiyorum;  I. Dünya Savaşında malum üç cephe Kafkaslar, Balkanlar ve Ortadoğu var. Sabahki oturumcular ağırlıklı Ortadoğu bölgesinden bahsettiler. Ama I. Dünya Savaşındaki meselenin diğer ayağından biri de Kafkasya cephesidir. Kafkasya aslında Ortadoğu'dan şu konuda farksız değil; meselenin içine petrol de girmektedir. Petrol de enerji savaşlarının bel kemiğidir bildiğiniz üzere. I. Dünya Savaşı'nda Kafkasya da aynı zamanda Ortadoğu ve Balkanlar gibi Osmanlı için çok önemliydi. Ortadoğu'ya nazaran ikinci bir avantajı da şuydu ki; Kafkasya'daki toplumların çoğunun Müslüman olmasının yanında Türk asıllı olmalarıdır. Böylece Kafkaslardaki yoğunluk daha fazla kendisini göstermiştir.

Ben hem zamanı teferruatlı kullanmak hem de çalışmalarımızdaki konu akışını aktarmak için bir özet olarak sunumu yapacağım. Çalışmamızda özellikle Rusya arşivlerine yer verdik. Doktora çalışmalarımızda da esas olarak Rus ve Azerbaycan arşivlerini zaman zaman da Osmanlı ve büyük hükümet arşivlerini araştırma imkanı bulduk. Rus arşivleri diyince, Çar dönemi arşivlerindeki Sovyet dönemi arşivi aklımıza gelmekte. Doktora yaptığımız dönemlerde de orada bulunarak bu arşivleri elde etme şansımız oldu ve Türkiye'ye getirdik. Buradaki arşivlerle de sentez yapma imkanı bulduk.

Bugünkü sunumumuzda da ağırlıklı olarak bir arşiv çalışması halinde gerçekleştireceğiz. Osmanlı Devleti I. Cihan Harbine girerken ne imparatorluğunun çıkarlarına uygun siyasi hedefleri bulabilmiş ne de yeterli bir askeri bir plan yapabilmiştir. Çünkü karşısında emperyalist güçlerin Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Anadolu'nun şekillenmesi için meydana getirdikleri gergin bir ortam vardı. Bu da bu durumu daha fazla içinden çıkılmaz bir hale getiriyordu. Özellikle Kafkasya cephesi,  günümüz Cumhuriyet dönemindeki bir çok soruna gebe olacak politikalar içermektedir. Çünkü Kafkasya yolunda Rusya ve diğer emperyalist güçlerin ülkelere yönelik denge politikası oluşturduğunda gittikçe etkin olan adını günümüzde daha çok görebiliyoruz. Oysa 18. asırda Kafkasya'yı ele geçirmek için geniş çağlı bir savaş faaliyetine başlayan Çarlık Rusya'sı özellikle I. Çar Petro döneminde ve onun vasiyetnamesiyle birlikte batılı ülkelerin 19. asırda kendi amacına ulaşmış olduklarını görebiliyoruz. Öte yandan Ermenilerin Kafkaslar ve Kuzey Azerbaycan'a yerleşme talebi de Rusya ve diğer güçlerin buralarda yürüttüğü Hıristiyanlaştırma, doğal servetlerini özellikle Bakü petrollerini ele geçirme çalışmalarından biri olmuştur.

Kafkas halklarının büyük çoğunluğu Müslüman ve Türk asıllıdır. Burada yaşayan Müslüman halklar Rus emperyalizmi,  büyük emperyalizm ve Ermeni zulmüne kadar tek bir cephe halinde yaşamışlardır. Bunun akabinde ise Osmanlı İmparatorluğunun Kafkasya siyasetinde Müslüman Türklerin dini ve milli hassasiyetlerinin temel oluşturduğunu görüyoruz. Osmanlı ile Rusya arasında 1877-78 yıllarında yaşanan Rus Harbi sonrasında imzalanmış Ayastefenos ve daha sonrasında Berlin Anlaşmasının imzalanmasıyla Kafkasya kaybettiği toprakları geri almak için Rusya'nın parçalanması neticesinde bu coğrafyada yaşayan dindaş ve soydaş halkların özgürlüğüne kavuşacağını dolayısıyla da kendi yararına olumlu bir siyasi atmosferin doğduğuna inanıyordu. Fakat müttefiklerin ihaneti ve ülkenin içinde bulunduğu zor şartlar Osmanlının bu özlemini yıkmakla kalmamış, cephelerde aldığı ağır yenilgilerin de Osmanlının sonunu getirdiğini bilmekteyiz. Nitekim 20. yüzyılın başlarında Kafkasya'da yaşanan siyasal, sosyal ve kültürel gelişmelerin de aslında bütün bu bölgenin tarihi ile yakından alakalı olduğunu görebiliyoruz. İlk bakışta Kafkasya'da 100 yıl öncesine kadar yaşayan Ruslar tarafından işgal edilerek çevrenin yok edilmiş olduğu gözükse de durumun hiç de öyle olmadığını görebiliyoruz. Her şeyden önce 20.yüzyılın ilk başlarında Kafkasya, özellikle Türklerin yoğun olarak oturdukları Kuzey Azerbaycan yani günümüzdeki Azerbaycan bölgesi her yönüyle bir doğu ülkesi. Bunun aynı sıra doğu ve batı arasında İpek Yolu gibi bir köprü vazifesindeydi. Rusya kanalıyla batılılaşma, kapitalist gelişim gibi bazı eğilimler etkili bir biçimde kendisini gösterse de gelişimlerin sadece merkezi bölgelerle sınırlı olduğunu görüyoruz. Bakü de bu anlamda başı çekiyordu. BETÜL SÖNMEZER

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

*

code

  • YORUM
reklam