SUUDLAR VE VAHHABİLİK

SUUDLAR VE VAHHABİLİK

 

 Bu kutsal topraklara şu anda hakim olan Suudlar kimdir? Mezhepleri olan Vahhabilik nedir? Çok kısaca değinerek biraz malumat sahibi olalım. Çünkü gözlemim odur ki, genelde Türk insanı ve Türk hacılarının çoğu bu konuda fazla malumat sahibi değiller. Cennetü’l- Bâki ve Cennetü’l Mualla mezarlıklarının çöl misali halini görüp üzülüyorlar
Bilindiği üzere bu topraklar, Peygamberler diyârıdır. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem ile Havva validemiz Cenneten sonra burada buluştular. Daha sonra birçok Peygamber yine bu topraklar üzerindeki halklara gönderildi. Nuh Tufanı’ndan sonra, Nuh’un üç oğlundan birisi olan “Sam” soyundan geldikleri için, bu topraklar üzerinde ilk yaşayan topluluklara da Samiler denildi. Araplar da işte bu Samiler soyundan türedi. İslamiyetten önce, bu topraklarda Araplar kabileler halinde yaşamakta ve en etkili kabile de Kureyş Kabilesi olarak bilinmekteydi. Peygamberimiz’in geldiği Haşimi Oğulları ise, Kureyş’in en önemnli ve şerefli bir koluydu ki, altıncı yüzyılın ikinci yarılarında Mekke’nin Reisi de Sevgili Peygamberimiz’in dedesi Abdülmüttalip idi.
571 yılında doğan Hz. Muhammed(sav), 610 yılına geldiğinde 40 yaşına ulaşmış ve Kâdir-i Mutlak tarafından Peygamberlik vazifesi ile görevlendirilmişti. Mekke’de İslam’ı tebliğ etmeye başlayan ve daha sonra 622’de Medine’ye hicret eden Rasülüllah, Medine merkezli İslam Devleti’nin temellerini de atmıştı. 630’da Mekke’yi fetheden Hz. Peygamber, 632 yılında vefat ettiğinde, İslam Devleti’nin sınırları neredeyse Arabistan Yarımadasının tamamını kaplamaktaydı. 
Peygamber devrinden sonra “Hulafâ-i Râşidin” adı verilen “Dört Halife Devri” başlıyor. Sırasıyla Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin halifelik yaptıkları dönem sonu olan 661 yılında, İslam Devleti’nin sınırları Kuzeyde Kafkasya ve Horasan da dâhil Turan ülkesine, Güneyde Hint Okyanusuna, Doğuda Basra Körfezine, Batıda da Kuzey Afrika ortalarına kadar genişleyip büyümüştü. Emeviler Devri (661-749) sonunda ise Kuzey Afrikanın tamamının fethi gerçekleştikten başka, Avrupa’ya ulaşılarak İspanya geçilmiş ve Fransa içlerine kadar ilerlenmişti. Doğuda Hint toprakları ve Türkistan ele geçirilmişti. Böylece İslam Devleti’nin sınırları Atlas Okyanusu ve Fransa içlerinden Çin’e kadar uzandı. 
Abbasiler Devrinde ( 749-1258) iç karışıklıklar, Haçlı Seferleri ve Moğol istilası baş gösterdi. Abbasiler’den sonra bu kutsal topraklara Mısır Memlüklüler’i (1250–1517) hâkim olmuştu. 1517 yılında Mısır’ı fetheden Yavuz Sultan Selim, Mısır ve Suriye ile birlikte, “Hâdimü’l-Haremeyn (Mekke ve Medine’nin Hizmetcisi) ünvanıyla bu kutsal toprakları da Osmanlı himayesine katmıştı. Artık bu topraklar, 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı’da kalacak ve camilerinde okunan Cuma hutbelerinde de Osmanlı Sultanı zikredilecekti. Osmanlı, Allah sevgisi ve Rasülüllah muhabbeti dolayısıyla, 1918 yılına kadar her türlü hizmeti buralara getirecek ve Sürre alaylarıyla her türlü yardımı buraya akıtacaklardı. Halk bolluk içinde yaşayacak ve her türlü ihtiyaçları da karşılanacaktı.  
I. Dünya Savaşı esnasında, İngilizler’in ajanları vasıtasıyla bu kutsal yerlerde Osmanlı’ya karşı, etkin bir karalama ve düşmanlık politikası takip edilmiş ve buralarda çıkarılan ayaklanma neticesinde Hicaz bölgesi dediğimiz Mekke, Medine ve Taif’i, I.Dünya Savaşında kaybetmiştik.
Sultan II. Abdülhamid, engin siyaseti ve zengin tecrübesiyle Şerif Hüseyin’i tehlikeli gördüğü için onu “Şuray-ı Devlet Azası” payesiyle İstanbul’da ikamete mecbur etmişti. Ancak İttihat ve Terakki yetkilileri 1909’da iş başına gelir gelmez, her şeyi berbat ettikleri gibi, bu tehlikeli İngiliz yandaşı adamı da serbest bırakacaklar, üstüne üstlük gelecek vehametten habersiz, kediye ciğer teslim edercesine, bir de Mekke Şerifi yapacaklardı.
 1915’de, bizim aleyhimize İngiliz casusu Lawrence’in yardım ve teşvikleriyle İngilizlerle anlaşan bu hâin, İngiliz himayesine girmiş ve buna karşılık İngiltere’den her yıl dört yüz bin İngiliz Lirası rüşvet almıştı.
O yıllarda Suriye’de sultanlar gibi hayat süren Cemal Paşa’ya, bu tehlike haber verilmiş ama, ince siyaset ve derin devlet ferasetinden habersiz olan Paşa, devletin bekâsı için bu vahim tehlikeyi dikkate dahi almamıştı.
Şerif Hüseyin’in 27 Haziran 1916’da isyanı başlayıp, Hicaz’ın her gün bir kısmı elimizden çıkarken, Medine’yi savunan Fahrettin Paşa : “Ben, Peygamberimin merkâdini kimseye teslim edemem” diye şanla, şerefle şehri müdafaa etmişti. 
Şerif Hüseyin İngilizlere dayanarak emeline kavuşmuş, ama sonu berbat olmuştur. Bu adamın oğlu Abdullah bir Türk diplomatına: “Şu anda aklınızdan belki de birçok şeyler geçebilir. Devletine ihanet etmiş bir kimsenin misafiri olmakla üzüntü duyabilirsiniz” dedikten sonra şu gerçeği itiraf etmişti: 
Babam bir gün bana dedi ki: 
“Oğlum! Biz, Devlet-i Metbuamıza ihanet ettik. İstanbul’da hepimiz bahtiyardık. Sizler birer şehzade gibiydiniz. Her birimiz devlette mühim mevkiler işgal ediyorduk. Siz mebus ben Şura’yı Devlet azası idim. Allah, şimdi bizim cezamızı veriyor.” 
Bilindiği gibi Şerif Hüseyin, İbn-i Suud’a mağlup olup, Hicaz’dan kovulmuş ve, Osmanlı’ya ihanet eden her kimin sonu nasıl perişan ve rezil olmuşsa, onunki de perişan olmuştur. Bu perişanlık içinde, İngilizlerİn kuklası olarak Ürdün adında küçük bir devlet kurabilmiştir. Şimdi ki Ürdün Kralları da onun soyundan gelir.
 Vahhabi mezhebinin ortaya çıkışı ve Suud bağlantısına gelince, 1740’lı yıllarda Muhammed İbni Abdulvahhab adında birisi, adından mülhem Vahhabilik adı ile itikadi bir mezhep kurmuş ve Riyad yakınlarında Der’iyye kasabasına yerleşerek faaliyetlerini burada sürdürmeye başlamıştı. O yöredeki bir Arap kabilesinin başkanı olan Muhammed İbni Suud’ ile de işbirliği yapmış ve kızkardeşi ile evlenerek akrabalık tesis etmişti. Eniştesinin Vahhabilik mezhebini benimseyen İbni Suud, artık silah zoruyla halkı bu mezhebe davet edecekti. İşte bu siyasi ve dînî kaynaşmadan doğan hareket uzun sürecek olan Arabistan Yarımadasındaki Vahhabi isyanlarının da fitilini ateşleyecektir.
 Bunların temelde fikri, Osmanlı’dan ayrılarak kendi fikir ve inançları zemininde bağımsız bir devlet kurmaktır. Hatta bu amaçla 19. yüzyılın hemen başlarında Hicaz’ı dahi ele geçirmişlerdir. Osmanlı Devleti, Mısır Valisi aracılığı ile Hicaz’ı geri aldı ve hem Suud, hem de Vahhabi ileri gelenlerini şiddetli bir şekilde cezalandırdı. Abdülvahhab’ın iki oğlu öldürüldüğü gibi, Suud’un da oğlu ve çocukları İstanbul’a getirilerek idam edildiler. Lakin Vahhabilik hareketi dudurulamadı.
“18. Yüzyılın ilk yarısında Necidli Muhammed b. Abdülvahhab’ın ortaya attığı dini fikirler, Arabistan’ın geleceği bakımından önemli sonuçlar doğurmuştur. Osmanlılara karşı bir Arap hareketi olan Vahhabilik, 19. ve 20. Yüzyıllarda Araplar arasında gelişen milliyetçilik hareketlerini etkiledi.” 
Osmanlı kuvvetleri önünden kaçan bir Vahhabi, 1821’de Riyad’ı başkent yapan bir Vahhabi Devleti’ni ilan etti. İşte bugünkü Suudiler’in temeli bu devlete dayanır. Daha sonra Osmanlı hâkimiyetini tanıyan bu yapı, 19. y.y sonlarına kadar varlığını sürdürür. 20. yüzyıl başlarında ise, tekrar harekete geçerek Arabistan yarımadasında topraklarını genişletmeye başlar. Bir yandan da İngilizlerle bir işbirliği anlaşması imzalar. Anlaşma gereğince, Vahhabi Emir Abdülaiziz, Arabistan yarımadasında ele geçirdiği toprakları İngiliz garantisi altında kendisinde kalmasını, ölmesi halinde de yönetimin çocuklarına geçmesini temin eder. Buna karşı yönetimin de, İngiltere aleyhinde olmayacağı karara bağlanır. 
I.Dünya Harbi Osmanlı’nın yenilgisi üzerine sonuçlanınca, Vahhabiler, İngiliz desteğiyle Taif, Mekke, Medine ve Cidde’yi ele geçirirler. Şerif Hüseyin ile olan iç savaşı da kazanarak, Abdülaziz İbnü Suud, Necid ve Hicaz kralı ilan edilir. Bu krallık 1927’de bağımsızlığını elde eder ve 1932’de de krallığın adı “Suudi Arabistan Krallığı” olarak değiştirilir. Bugünkü siyasi yapının özet geçmişi bundan ibarettir.
VAHHABİLİK NEDİR?
Peki Vahhabilik mezhebi’nin temel felsefesi nedir? Sorusuna gelince  “İslam’ı, dinde yeri olmayan inanç ve uygulamalardan (bidat ve hurafelerden) arındırarak Hz. Muhanmmed(sav) dönemindeki, katıksız Müslümanlığı yeniden canlandırmak” amaçlı hareket, Vahhabiliğin temel felsefesini oluşturur. Vahhabilik mezhebinde Kur’an ve Sünnet dışında dinsel ve hukuksal kaynak kabul edilmez. Öteki mezheplerce benimsenen kıyas, icma ve akılcı yöntemler geçersiz sayılır. Vahhabiye akidesinin özünü tevhid ( Allah’ın zat, sıfat ve fiilleri bakımından bir ve ortaksız oluşu) ilkesi oluşturur.”   
İslam’ın en katı yorumlarından biri olan Vahhabilik mezhebinin kurucusu İbni Abdülvahhab, aslında Hambeli mezhebine mensup iken, sonradan İbni Teymiye’nin görüşlerini benimsedi ve o fikirleri teoriden pratiğe dönüştürdü Dini yaşamda ortaya çıkan geleneklerin tümünü küfür addetti ve yazdığı “Kitap el Tevhid” adlı eserde de, Kur’an ve Sünnet’in dışında ne varsa hepsini reddetti. Dine sonradan sokulan, (mevlüt gibi, kabir ziyareti gibi, mezarlara kubbe yapımı gibi,  yatırlardan medet umma vs.) tüm adet ve gelenekleri küfür saydı. Onun için Cennetü’l Mualla ve Cennetü’l- Bâki dümdüz vaziyettedir. 
  Vahhabiler Suudi Arabistan’da tam hakimiyet kurunca, bidat kavramını şaşılacak derecede en geniş şekliyle yorumlayarak, köylerde ve şehirlerdeki tüm türbeleri yıktılar. Bununla yetinmeyip, başta Sahabe-i Kiram’ın kabirleri olmak üzere, türbe şeklindeki tüm kabirleri de dümdüz ettiler.  
Yarınki sohbetimizde Sevr ve Cebel-i Nur dağına çıkarak Hira mağarasında ilk vahyin gelişini tefekkür edeceğiz inşallah…
 

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

*

code

  • YORUM
reklam