Hepimiz soframıza gelen taze bir sebzenin, bir meyvenin değerini biliyoruz. Ancak son yıllarda bir şeylerin değiştiğini hepimiz hissediyoruz. Mevsimler şaştı, suyun kıymeti arttı, toprak sanki eski neşesini kaybetti.
Peki, biz bu topraklara ne kadar iyi bakıyoruz?
Bir ziraat mühendisi adayı olarak bu soruyu kendime de sık sık soruyorum. Ve sorunun cevabı pek de iç açıcı değil maalesef.
“Sürdürülebilirlik” kavramı kulağa fazla teknik gelebilir. Oysa en basit haliyle, bugün karnımızı doyururken gelecek nesillerimizin de hakkını gözetmektir. Yani toprağı, suyu ve emeği hoyratça tüketmemektir. Bugün pazardan aldığımız ürünlerin kokusunu, gelecekteki nesillerimizin de alabilmesini sağlamaktır.
Bilecik’te tarım, yalnızca bir sektör değil; hayatın görünür bir parçasıdır. Bilecik gibi bereketli bir şehirde yaşıyorsak, bu topraklara karşı bir sorumluluğumuz var demektir. Toprağı kontrolsüz ilaç kullanımıyla yormak, suyu hiç tükenmeyecekmiş gibi harcamak aslında kendi geleceğimizi tüketmektir. Çünkü toprak nefes alan, yorulan ve insanlardan ilgi bekleyen canlı bir organizmadır.
Bu sorumluluk yalnızca çiftçilerin ya da üreticilerin değil, hepimizin omuzlarındadır. Yerel ürünlere sahip çıkarak, gıda israfından kaçınarak, su tüketiminde daha bilinçli davranarak ve doğaya bırakılan her atığın soframıza geri döneceğini unutmadan birer “toprak gönüllüsü” olabiliriz. Unutmayalım ki; sürdürülebilirlik büyük projelerden önce günlük hayatımızda başlar. Sürdürülebilirlik, atalarımızın toprağa gösterdiği saygıda, annelerimizin israf etmediği bir dilim ekmekte, musluğu kapatmaya çalışan küçük çocukların ellerinde başlar.
Çünkü bugün toprağa ne ekersek, yarın onu biçeceğiz.
