1. Haberler
  2. Güncel
  3. Avukat Şirin Alçı Hakverdi yazdı…

Avukat Şirin Alçı Hakverdi yazdı…

YAŞATMAYAN MEVZUAT, DURDURMAYAN YARGI: DİYABETLİNİN ÇIKMAZ SOKAĞI

featured
0
Paylaş

İnsanın en temel hakkı olan “yaşama hakkı”, ne zamandan beri soğuk bir mevzuatın, beş haneli kodların ve bütçe hesaplarının arkasına saklanır oldu? Bir nefesin değeri, bir devlet kurumunun kasasındaki paradan ne zaman daha değersiz hale geldi?

Bugün karşımızda sadece bir isim değil, bir sistem feryadı var: Bilecikli Sedef Berber.2008’den beri Tip 1 diyabetle, üstüne eklenen Çölyakla ve standart tıbbi cihazların vücudunda yarattığı ağır alerjilerle boğuşan genç bir vatandaş. Şekerinin kontrolden çıkması yüzünden geçtiğimiz günlerde tam 23 gün hastane odasında yaşam savaşı verdi. Doktorları reçeteyi en hayati haliyle kesti: “Sedef’in yaşaması için bu sensör ve pompalar tıbbi zorunluluktur.”

Ancak önümüzde iki devasa duvar var. İlki, adı duyulduğunda bile vicdanları üşüten SUT (Sağlık Uygulama Tebliği). İkincisi ve belki de daha acı olanı; adaletin son kalesi olması gereken mahkemelerin anlaşılmaz bir tavırla bu hayati talebi reddetmesi.

SUT: Vicdanı Olmayan Bir “Maliyet” Listesi

Peki nedir bu SUT? Bilmeyenler için en yalın haliyle anlatalım: SUT, devletin hangi tedaviye ne kadar para ödeyeceğini belirleyen bir fiyat listesi, bir sağlık muhasebesidir. Ancak sorun şu ki; tıp dünyası ışık hızıyla ilerleyip “yapay pankreas” gibi çalışan teknolojiler üretirken, bu liste tıp dünyasının 20 yıl gerisinden geliyor.

Devlet diyor ki; “Eğer bu cihazın adı benim listemdeki kodlarla eşleşmiyorsa, senin hayatının benim için mali bir karşılığı yok. İster modern tıp ‘şart’ desin, ister profesörler ‘ölür’ yazsın; listede yoksa ödeme de yok.”İşte bu katı bürokrasi, Sedef gibi genç vatandaşları en modern tedavi yöntemlerinden mahrum bırakırken, onları her gün onlarca kez iğne ucuyla yaşamaya mahkûm ediyor.

Bilimi ve “Ölüm Riskini” Yok Sayan Bir Yargı

Sistem böyle tıkandığında, insan “Adalet var” der, yargıya sığınır. Sedef’in dosyasında Bursa Uludağ Üniversitesi’nin alanında uzman üç profesöründen alınmış, her kelimesi haykıran bir rapor var. Tıp dünyasının bu otorite isimleri altına imzalarını atmışlar: “Bu cihazlar kullanılmazsa geri dönüşü olmayan hasarlar oluşur, ölüm riski artar!”

Normal şartlarda adaletin burada “dur” demesi gerekirdi. Ancak gelinen noktada yerel mahkeme, bilimin “zorunlu” dediğine “hayır” diyerek hem dava sürecindeki hayati tedbir talebini reddetti hem de davanın esastan reddine karar verdi. Bir hâkimin, üç profesörün “ölüm riski” dediği bir yerde, hangi tıbbi bilgiyle veya hangi vicdanla “ödenemez” diyebildiğini anlamak mümkün değil.

Binlerce “Sedef” Aynı Çıkmazda

Bu mesele artık bir kişisel dava olmaktan çıkmıştır. Türkiye’nin dört bir yanında binlerce diyabetli genç, uykularında şeker komasına girip sessizce ölmemeleri için mahkeme kapılarında bekliyor. Ancak yargı, bir “hak arama kapısı” olmaktan uzaklaşıp SGK’nın bütçe bekçiliğine soyunmuş gibi görünüyor. Bilim “ölüm” diyor, mahkeme “prosedür” diyor.

Mahkeme salonları bütçe koruma makamı değildir. Bir yargıcın öncelikli görevi, bütçeyi değil, insan canını korumaktır. Eğer bir karar, bir gencin organlarını kaybetmesine ya da hayati bir tehlikeyle karşı karşıya kalmasına yol açıyorsa; o kararın toplumsal vicdandaki yeri derin bir yara demektir.

SUT kodları bir gün değişir, bütçe açıkları bir gün kapanır. Ama geciken adalet yüzünden kaybedilen bir canın, sönen bir gözün geri dönüşü yoktur. Şeker komasının istinafı, ölümün temyizi yoktur! Adalet eğer yaşatmayacaksa, o kürsüler neden var?