• DOLAR
  • EURO
  • ALTIN
  • BIST
CUMA’DAN GÖNÜLLERE

CUMA’DAN GÖNÜLLERE

ÖZENTİ   (KENDİNE YABANCILAŞMA)

Sıkıntılı geçen Mekke yıllarının ardından Müslümanlar, dinlerini serbestçe yaşayabilecekleri bir yurda kavuşmuşlardı. Hicret yurdu Medine, artık, Hz. Peygamber’e tâbi olanların yeni vatanıydı. Aynı zamanda bu şehir, “tevhid” akidesini kabul eden müminlerin, bu inancı hayatlarının her alanına nasıl tatbik edeceklerini öğrendikleri bir ilim yuvasıydı.

Zira baskı dolu yılların ardından Hz. Peygamber, kendisine inananlarla, Yüce Allah’ın dilediği gibi örnek bir toplum oluşturma fırsatı elde etmişti. Bu toplum, tüm hurafelerden, sapkın inançlardan arınmış, insanın yaratılışına uygun biçimde, bir olan Yaratan’ın rızasını arayan “Müslüman” toplumuydu. Bu yeni toplumda, İslâm inancıyla bağdaşmayan her türlü şey, yerini İslâmî olana bırakmalıydı.

İnsanlığa hak yolu göstermek için peygamberler gönderen Yüce Allah, son peygamber olarak Hz. Muhammed’i seçmiştir. Hz. Nuh’a, Hz. İbrâhim’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vahyettiğini ona da vahyetmiş, insanları karanlıktan aydınlığa çıkarması için kendinden önceki kitapları tasdik eden, inananlara yol gösterici ve müjdeleyici olan Kur’ân-ı Kerîm’i ona vermişti. İlâhî kudret tarafından her türlü tehlikeye karşı korunmuş olan bu son vahiy, ne tahrif edilen önceki ilâhî dinlere ne de sağlam bir asla dayanmayan diğer dinlere benziyordu. Tam aksine indirildiği toplumda hayatın her alanını kapsayacak köklü bir değişimi öngörüyordu.

Allah’ın birliğine vurgu yapan Kur’ân-ı Kerîm, O’nun mutlak kudret sahibi olduğunu açıklamış, üstünlüğün Allah’ta, Resûlü’nde ve ona inananlarda olduğunu ifade etmiştir. Müminlerin gerçek dostlarının Allah O’nun Resûlü ve müminler olduğunu bildirerek İslâm Dini’ne inananları birbirine kardeş ilân etmiştir. Müminleri, “Allah’tan başkasına kulluk etmeyen”, “O’nun ismi anıldığında kalpleri ürperen”, “gayba inanan”, “namazlarını kılıp zekâtlarını veren”, “birbirlerine iyiliği emredip kötülükten sakındıran”, “iffetini koruyan, sözünün eri ve güvenilir” kimseler olarak tavsif etmiştir.

Daha pek çok âyette İslâm Dini’ni kabul eden kimsenin nasıl bir insan olması gerektiğini beyan etmiş ve böylece zihinlerde bir “Müslüman” imajı oluşturmayı hedeflemiştir. Allah’ın Sevgili Elçisi de aynı doğrultuda, getirdiği dinin nasıl bir din olduğunu anlatmaya gayret etmiş, bir yandan “tevhid” inancını kalplere yerleştirmeye çalışırken diğer yandan da bu inanca sahip olmanın gerektirdiği yükümlülüklere işaret ederek inananlara, “Müslüman” kimliğini kazandırmayı amaçlamıştır. Bu doğrultuda,

 “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu kimsedir.”[1] ve

 “Müminin durumu ne hoştur! Her hâli kendisi için hayırlıdır. Bu durum yalnız mümine mahsustur. Başına sevinecek bir hâl geldiğinde şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı gelecek olursa ona da sabreder; onun için bu da hayır olur.”[2] gibi hadislerle Müslümanların ayırt edici özelliklerini dile getirmiş ve onların diğer din mensuplarından farklı bir hayat sürmeleri gerektiğini bildirmiştir.

Elbette ki yıllarca câhiliye karanlığında yaşamış insanların bir anda değişmesi, eski inançlarından sıyrılması, bu inançla yoğrulmuş örf ve âdetleriyle bağlarını koparabilmesi mümkün olmamıştır.

Nitekim Resûlullah ile birlikte Huneyn’e, bir rivayete göre ise Hayber’e doğru yola çıkan Müslümanlar, heybetli, yeşil bir ağaca rastlamışlar ve Rasûlullah’tan bu ağacı kendileri için “zâtü envât” tayin etmesini istemişlerdi. “Uğurlu askı” mânâsındaki “zâtü envât”, müşriklerin her yıl yanına gelip kurban kestikleri büyük, yeşil bir sedir ağacıydı. Müşrikler, silahlarını bu ağacın üzerine asarak bir gün boyunca ibadet amacıyla orada kalırlardı. Muhtemelen Rasûlullah’a eşlik eden Müslümanlar, eski alışkanlıklarının etkisiyle böyle bir ricada bulunmuş, bunun bir putperest âdeti olup İslâm inancıyla bağdaşamayacağını düşünememişlerdi. İşte bu nedenle Allah Resûlü onların isteğine şöyle karşılık verdi:

 “Sübhânallâh! Sizin bu söylediğiniz, kavminin Musa’ya söylediği şu söze benzer: ‘…Ey Musa, bize o insanların taptığı tanrılar gibi bir tanrı yap…’[3]

İnançla ilgili konularda son derece hassas davranan Rasûlullah,

 “Sizden biriniz yemin eder ve yemininde ‘Lât hakkı için’ derse arkasından hemen ‘Lâ ilâhe illâllâh’ desin…”[4] uyarısını yaparak, putlara tazim etmeyi, onlar adına yemin etmeyi yasaklamış, İslâm’da Allah’tan başkası adına yemin etmenin doğru olmayacağını, başka bir dinin yeminiyle yemin eden kişinin o dinin mensupları gibi olacağını ifade etmiştir.

“(Yas tutma maksadıyla) Elleriyle yanaklarını döven, yakalarını yırtan ve câhiliye âdeti ile feryat eden kimse bizden değildir.”[5] buyurarak müminleri, câhiliye âdet ve ibadetlerinden sakındırmış; namaz, kurban ve hac gibi ibadetlerde müşriklere benzememek gerektiği üzerinde önemle durmuştur.

Allah Resûlü, yalnızca iman ve ibadet konularında değil câhiliyeye ait, İslâm inanışıyla bağdaşmayan her konuda, inananları uyarmaya gayret etmiş, bu tür alışkanlıklarını günden güne terk etmelerine yardımcı olmuştur. Câhiliye yaşantısının vazgeçilmez bir unsuru olan “asabiyet”, yani soy birliğine dayalı ilişki biçimini reddetmiş, insanları bu dava uğruna savaşmaktan menetmiştir.

Zira bütün inananları, “Allah’ın kardeş olan kulları” kabul eden İslâm Dini’nde ne asabiyetin ne de daha geniş kapsamlı olan ırkçılığın yeri yoktur. Asaletle övünmek, başkalarının soyuna dil uzatmak, yıldızları vesile edinerek yağmur beklemek, ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak gibi alışkanlıkların câhiliyeye ait davranışlar olduğunu dile getiren Kutlu Elçi, İslâm’da üstünlüğün ancak takva ile olduğunu belirtmiştir.

Allah ile kulun arasına bir aracı sokmanın anlamsızlığını öğreten Resûl-i Ekrem, en acılı zamanlarında bile müminin vakarla hareket edip isyana varan söz ve davranışlardan uzak durması gerektiğini vurgulamıştır.

Nitekim Yüce Allah da Kur’ân-ı Kerîm’de İslâm’ın nasıl bir din olduğunu beyan ederken geçmiş ümmetlerin yanlışlarını anlatmış, aynı hataya düşmemeleri hususunda inananları uyarmıştır.   

“İman edenlerin Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçek sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.”[6] diyerek onların yolunda yürümemelerini öğütlemiştir.

Hıristiyanların, Allah emretmediği hâlde “ruhbanlığı” ortaya attıklarını ve O’na çocuk isnadında bulunduklarını hatırlatmış; Yahudilerin de Allah’ın koyduğu yasakları çiğneyerek peygamberlerini öldürdüklerine dikkatleri çekmiştir. Ehl-i kitabın bâtıl inançlarından örnekler sunarak dinlerini nasıl tahrif ettiklerini gözler önüne sermiş, dalâlete düşen ve Allah’ın gazabını hak eden bu insanlar gibi olmamaları için inananları sık sık uyarmıştır.

Ancak ne Kur’ân-ı Kerîm ne de Hz. Peygamber diğer inanç mensupları gibi olmamayı öğütlerken onlara tamamen ters, tepki içeren, aykırı davranışları; dolayısıyla sadece muhalefete dayanan anlamsız bir farklılığı hedeflememiştir. Konulan yasaklamalar, çoğunlukla, tevhid inancına aykırı olan veya bu inancı zedeleyebileceği düşünülen tutumlar ile başka din mensuplarına özel olan, onların kültürlerinde özel anlamı bulunan giyim, kuşam, ibadet ve davranış şekilleridir.

Müslümanların, dinin özünde olmayan her şeyden uzaklaşarak “saf” bir şekilde tevhid inancını gönüllerine yerleştirmelerini, hayatlarını bu anlayışa göre düzenlemelerini isteyen İslâm Dini’nin reddettiği “yabancılaşma”, fıtrattan uzaklaşma ve esasında bireylerin kendi tabiî özlerine yabancılaşmasıdır.  Konulan emir ve yasakların tamamı, kişiyi yaratılışına aykırı hâllerden koruyarak onun özüne uygun bir tarzda yaşamasını temine yöneliktir.

Nitekim Allah’ın sevgili elçisi Hz. Muhammed’in,

 “Allah’ın indirdiğine uyun!” çağrısı üzerine müşrikler,

 “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız!” diyerek kendi inanç ve geleneklerini terk etmek istememiş ve yeni gelen dini kabule yanaşmamışlardır. Allah Teâlâ, bu sözlere şu âyetlerle karşılık vererek asıl yabancılaşmanın haktan uzaklaşmak olduğuna dikkatleri çekmiştir:

 “Peki ama ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?”[7]

Zira Hz. Peygamber’in,

 “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra ana babası onu Yahudi, Hıristiyan veya müşrik yapar.”[8] hadisiyle ifade ettiği üzere iyiye eğilimli tertemiz bir fıtratla doğan her bebeğin düşünceleri, inancı ve yaşantısı ailesiyle ve çevresiyle şekillenir. İşte ilâhî dinlerin gönderiliş gayesi de insanı “doğru yol”a ileterek yaratılışına uygun bir şekilde, yanlış yönlendirmeleri ilâhî vahiyle bertaraf ederek dosdoğru yaşamasını temin etmektir.

Bu dinlerin son halkası olan İslâm’ın koyduğu sınırlar çerçevesinde yaşayan kişi, kendi doğasına, kâinata ve Yaratan’ına yabancılaşmaktan kurtulacak, hem dünya hem de âhiret saadetine erişebilecektir. Bu yüzden bir Müslüman’dan gün boyunca kıldığı her rekâtta aynı dua ile Rabbine yakarması istenir:

“Bizi doğru yola ilet! Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna; gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!”

 KAYNAK: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları

 

GÜNÜN AYETİ:

Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)? (Bakara,2/170)

 

    GÜNÜN HADİSİ:

Ebu Malik  el-Eş’ari’nin (r.a) rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimde Cahiliye adetlerinden kalma dört şey vardır ki bunları (kolaylıkla) terk edemezler. Bunlar; asaleti ile övünme, nesepleri kötüleme, yıldızlarla yağmur isteme ve bağıra çağıra ölülere yas tutmadır.” (Müslim, Cenaiz,29)

      GÜNÜN DUASI:

   Allah’ım! (haktan) ayrılmaktan, iki yüzlülükten ve kötü ahlaktan sana sığınırım.

 

      BİR SORU ? BİR CEVAP:

 

    SORU:   Kişi öldüğü yerden başka bir yere götürülüp defnedilebilir mi?

CEVAP:  Kişinin, öldüğü yerin kabristanına defnedilmesi müstehaptır. İstisnalar olmakla birlikte sahabe-i kiram genellikle vefat ettikleri yerlerde defnolunmuşlardır. Ancak, cesedin bozulmasından endişe edilmiyorsa cenazenin başka bir şehre veya memlekete taşınmasında ve oraya defnedilmesinde dinî açıdan bir sakınca yoktur. Nitekim ashaptan Sa’d b. Ebî Vakkas ve Saîd b. Zeyd’in (r.a.) Medine’nin dışında bulunan Akîk denilen yerde vefat ettiği ve Medine’ye defnedildiği rivayet edilmiştir.

[1] Müslim, Îmân, 65.

[2] Müslim, Zühd, 64.

[3] Tirmizî, Fiten, 18; A’râf, 7/138.

[4] Müslim, Eymân, 5.

[5] Buhârî, Cenâiz, 35.

[6] Hadîd, 57/16.

[7] Bakara, 2/170.

[8] Müslim, Kader, 23.

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

*

code

  • YORUM
reklam