MEDİNE ZİYARET YERLERİ

MEDİNE ZİYARET YERLERİ

 

 Şimdiye kadar  Mescid-i Nebevi’yi  ziyaret edip, ayrıntılarını müşahede ettik. Şimdi de  Mescid-in dışına çıkarak Medine-i Münevvere’deki diğer ziyaret yerlerini gezebiliriz artık. İlk uğrayacağımız yer, Gamâme (bulut) Mescidi’dir. Peygamber mescidi’ne yaklaşık 300 m. mesafededir. Rasülüllah zamanında Müslümanların sayısı çoğalınca, cemaat Mescid’e sığamamış. Bunun üzerine Rasülüllah Cuma ve Bayram namazlarını bu mescid’in olduğu yerde kıldırmıştır. Namaz boyunca bir bulut gelir ve Allah Rasülü üstünde O’na gölge yaparmış. Arap dilinde buluta Gamâme dendiği için, bu mescit de adını buradan almıştır. Mescid, Osmanlı Sultanlarından Abdülmecid Han tarafından kubbeli biçimde yeniden inşa edilmiştir. Sultan II. Abdülhamid tarafından da bakım ve onarımı yaptırılmıştır.
Hemen karşısında “Mescid-i Ebubekir” bulunur. Peygamberimiz’in vefatından sonra, Hz. Ebubekir halife seçilmiştir. Ancak yeni Halife, “Ben Peygamber’in namaz kıldırdığı yerde namaz kıldıramam. Edebim müsaade etmez, hayâ ederim” diyerek, 40 metre geri çekilmiş ve namazlarını orada kıldırmıştır. Daha sonra O’nun anısına yapılan bu mescide Ebubekir Mescidi denmiştir. 
Bu mescid’in minaresine bakarsak, yüzümüze güldüğünü hissederiz. Çünkü mimari bize aittir ve minareyi Sultan Abdülaziz Han yaptırmıştır. Mescid’in giriş kapısı üzerindeki H. 1254 tarihli Osmanlı Tuğrası ise, ecdadımızın kutsal topraklara yaptığı hizmetin derin izlerini taşır. Çünkü Mescid,. Ömer B. Abdülaziz tarafından yaptırılırken, Sultan II. Mahmut tarafından da tamir ettirilmiştir.
Aynı bölgede Ömer Mescidi, Osman Mescidi, Ali Mescidi ve Mescid-i Bilal da bulunmaktadır ki, ecdadımız değişik tarihlerde o mescidlerin de bakım ve onarımını yaptırmıştır. 
Şimdi de rotamızı Medine-i Münevvere’nin en önemli tarihi yapılarından birine, “El-Muazzam Tren İstasyonu”’na ve hemen karşısında O muhteşem yapıyı selamlayan Osmanlı Camii’ne çevirelim.  Osmanlı Camii, Hamidiye ya da Amberiye Camii diye de isimlendirilmektedir.
El-Muazzam Tren İstasyonu ve Sultan II. Abdülhamid Han üzerinde biraz durmak isterim. Çünkü konumuz açısından çok önemlidir.  
Allah ve Rasülüne ataları gibi gönülden bağlanan ve bu inançla kutsal mekânlara her türlü hizmeti götürmeye gayret eden, Osmanlı sultanlarından biri de hiç şüphesizdir ki, Sultan II. Abdülhamit Han’dır. O, 99. İslam halifesiydi.
Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle: “Abdülhamid’i anlamak, her şeyi anlamakl olacaktır.” Bu sözün, siyasî, sosyal, kültürel ve dînî tüm alanları kapsadığı muhakkaktır. Çünkü Onun devri, Osmanlı’yı parçalamak için Avrupa’nın ittifak ettiği, ve Osmanlı’nın nefes almaya çalıştığı bir devirdir.   
 Yanından Kur’an-ı Kerim’i hiç eksik etmeyen, abdesti olmadan yere basmamaya hayatı boyunca ihtimam gösteren, çok okuyan, Allah (cc) âşığı ve Peygamber sevdalısı bir Padişahtı O.  
Suudi Arabistan’ın eski Petrol Bakanı Zeki Yamani’nin Mekke’de işgal ettiği beş katlı misafirhane-i Hümayun binasını,   Medine El- Muazzam İstasyonunu ve şurada gördüğünüz Amberiye denen İstasyon Camiini, Medine Kütüphanesini, Ravza-i Mutahhara’nın ön cephe tezyinatını Sultan II. Abdülhamit Han yaptırmıştır. Kubbetü’l- Hadra denen o yeşil kubbenin üzerindeki, 24 ayar som altından olan âlemi de o diktirmiştir. 
Ayrıca O, her yıl tüm masraflarını kendisi karşılamak üzere, manevi duyguları kuvvetlendirmek amacıyla sivil ve askeri bürokratları kutsal topraklara göndermiştir.
 Medine’ye kadar yapılan Hicaz Demiryolu, bilahere Mekke’ye, oradan da Yemen’e kadar uzayacaktı. Hatta Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın devasa projeleri vardı ki, bugün hâlâ ulaşılamamıştır. Onun planında Bağdat’tan bir hat ayrılarak Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine, başka bir hat da ayrılarak, İran ve Pakistan’ın en uç noktalarına kadar uzanacaktı. Hayali dahi cihana değen bu proje ile, Devlet-i Âli’nin her yanı başkent İstanbul’a bağlanacaktı. Lakin Ermeni, Yahudi ve İttihatçı işbirliğinden oluşan, bu iç ve dış düşmanların izdivacından doğan şer güç, Sulat Hamid’i tahtından indirecek, böylece bu proje de öksüz ve yetim kalacaktı. Nitekim öyle de oldu.
 
 
Hicaz Demiryolu, aynı zamanda kervanlarla ve binbir meşakkatle yapılan Hac yolculuğunu daha pratik ve rahat hâle getirmekteydi. 
“Veli derecesinde bir Zât vaktiyle görmüş olduğu rüyayı şöyle anlatmaktadır: 
‘ Bir gece, kendimi Harem-i Şerif’te gördüm. Mescid-i Haram insan doluydu. İğne atsan yere düşmezdi. Ben, Bâbü’s- Selam ile Kâbe-i Muazzama’nın kapısı arasında bulunuyordum. O sırada Halife geliyor diye nida olundu. İnsanlar iki tarafa çekilerek yol açtılar. Ben de gelen Halife acaba kimdir diye bekliyordum. O esnada Bâbü’s- Selam’dan, o zamanın saltanat tahtında bulunan Cennetmekân Abdülhamid Han girdi. Sağ elinde bir anahtar vardı. Kâbe-i Muazzama’nın önüne geldi. Elindeki anahtarla Beyt-i Şerif’in kapısını açtı ve halka dönerek: ‘İşte kapıyı açtım, ziyaret edin’ dedi. Uyandım ve rüyamı, Sultan’ın bütün İslam âlemine Kâbe ziyaretini kolaylaştırması yolunda büyük bir hizmette bulunacağı şeklinde tabir ettim. Bir müddet sonra Hicaz Demiryolu’nun inşası için irade sadır oldu ve yol yapıldı.”   Sultan II. Abdülhamid hâtıratında şöyle diyordu: “Çok eskiden beri hayâl ettiğim Hicaz demiryolu nihayet hakikât oluyor.” 
Bu demiryolu inşaatının finansmanı için, bizzat padişah 2,5 milyon altınla kampanya açmış. Tüm sivil ve askeri memurlar da aylıklarının % 10’unu bağışlamışlar.  Halk ile dünyanın her tarafındaki Müslüman topluluklar da büyük ölçüde yardımda bulunmuş ve bu kampanya çok başarılı olmuştu. Kurban derileri toplanmış, damga pulları basılmış, madalyalar yaptırılarak bu kampanya genişletilmiştir. Bütün bu çabalar, o zaman dini bir vecibe olarak addedilmiş. İngilizlerin: “Osmanlı hasta adam. Demiryolu yapacak gücü yok. Sizden bu paraları toplayıp başka işler için harcama çabası içinde” şeklindeki propagandasına ne Mısır, ne Hindistan ne de diğer Müslümanlar itibar etmemiş ve İngilizler’in bu menfi gayretleri işe yaramamıştır. Hicaz demiryolunun, proje safhasından tutun da, mühendisinden işçisine kadar ve dahi sermayesine kadar tamamen yerli. Çünkü topyekün girişilen bu gayrette Allah’ın Beytullah’ına ve Rasülüllah’ın ravzasına ulaşma arzusu, aşkı, heyecanı ve sevgisi hissedilmiş.
Sultan II. Abdülhamid’in Rasülüllah’a o kadar engin sevgisi ve derin muhabbeti vardı ki, Hicaz Demiryolu inşaatı bütün hızıyla devam ederken, tarihçilere bir araştırma yaptırarak, o güzergâhta Kâinat Efendisi nerelerde durdu ise oraların uzak ve yakınlığına bakılmaksızın birer istasyon yapılması emrini vermişti. Demiryolu Medine’ye ulaşınca da, II. Abdülhamid, Resulullah’ın rûhaniyetini rahatsız etmemek için rayların altına keçe döşenmesini emretmiş ve 5-6 km’lik bir güzergahta sessiz lokomotifler çalıştırılmasını istemişti. Bu hat, 27 Ağustos 1908 tarihinde açılarak İstanbul’dan gelen yolcularla Şam’dan hareket edip Medine’ye ulaşılmıştır. 1900’lerin başında inşa edilen bu devasa Hicaz demir Yolu, o zamanın en zengin ülkesi Amerika’nın en uzun demir yolu olan Santa Fee hattının tam iki katı uzunluğundadır. II. Abdülhamid Han tarafından haberleşmeyi sağlamak amacıyla, Medine’ye kadar telgraf hattı da döşetilmiştir.  
Evet! Şimdi üzerinde durduğumuz Medine El-Muazzam Tren İstasyonu’nun, tarihte bir başka özelliği daha vardır. O da burasının, İslam Şairi M. Akif Ersoy’un Çanakkale Destanını yazdığı yer olmasıdır. İşte bu yüzdendir ki, biz yurt içinde ve yurt dışında verdiğimiz “Destanlaşan Çanakkale” konferanslarımızda bu hususa özenle işaret ederiz.
Ben şimdi burada, zafer muştusunu alan Akif’in secde-i Rahman’a kapanıp şükür secdesi yaptığını ve hüngür hüngür ağlayıp gözyaşı döktüğünü görür gibiyim. Sonra da ellerini Allah’a açarak:
 “ Ya Rabbi! Bu Çanakkale Zaferi’nin destanını yazmadan benim canımı alma” diye yakarışını duyar gibiyim.
  Çanakkale şehidini Peygamber’in kollarına tevdi eden, şehitlerimizi tarihe sığdıramayan, gökten ecdadı indirip şehidimizin alnından öptüren, Kâbe-i Muazzama’yı getirip başucuna mezar taşı olarak diken, onları Bedr’in aslanlarıyla özdeşleştiren, gece mehtabı getirip sabaha kadar şehidimizin mezarı başında bekleten, şehidimizin mezarı üzerine mor bulutlardan bir tavan çakıp, yedi kandilli süreyyayı da bir avize gibi asan, “Çanakkale Destanı”, Çanakkale’de değil, M. Akif tarafından işte burada, Medine El Muazzam Tren İstasyonunda yazılmıştı. 
 Başkumandanlığın şairler ve edebiyatçıları cepheye götürdüğü zaman, bu heyetin içinde M. Akif yoktu. Çünkü o, Necit çöllerinde, yani işte buralarda görevliydi. Doğrusu merak ediyorum. Bir de M. Akif, cepheye götürülen edip ve şairler arasında olsaydı da cepheyi görseydi bu destanı nasıl yazardı acaba? 
M. Akif, “Necit Çöllerinde” başlığı altında yazdığı şiir de, Ya Nebi! Nidasıyla Rasülüllah’a iştiyakla başlar ve şöyle devam eder:
Ya Nebi! Şu halime bak!
Nasıl ki, bağrı yanar gün kızınca sahrânın, 
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicrânın.
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada
Yetişmeseydin Ya Muhammed imdâda.
Nedir o meşale, nurun mu Ya Rasülallah!
Sükûn içinde bir an geçti, sonra kısa bir ah…   Akif’in bu eserde olduğu gibi, Çanakkale Destanı’nda da, Allah Rasülü’ne olan sevgi ve muhabbetinin en bariz şekilde izlerini görmek mümkündür.
El-Muazzam Tren İstasyonu’nu da ziyaret ettikten sonra, artık Medine’nin dışına çıkabiliriz ve ilk uğrayacağımız yer Uhut’tur. İnşallah yarınki sohbetimizde Uhud’u ziyaret edeceğiz.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

*

code

  • YORUM
reklam