Bizim zamanımızda ne telefon vardı ne de tablet…
Çocukluk dediğimiz şey, dört duvar arasında değil, sokakların tam ortasında yaşanırdı. Sabah evden çıkıp arkadaşlarımızla buluşur, akşamın nasıl geldiğini bile anlamadan oyun oynardık. Saklambaç, yakalamaca, seksek, ip atlama, misket… Her biri bugün hâlâ hafızamızda sıcacık bir yer tutuyor.
Eskiden sokaklarda arkadaşlarımızla oynadığımız oyunlar yalnızca vakit geçirmek için değildi; aslında bize hayatı öğreten küçük derslerdi. Paylaşmayı, sevmeyi, birbirimizi korumayı o oyunların içinde öğrenirdik. Bir karıncaya bile basmaya kıyamaz, küçücük bir canlıya zarar vermekten çekinirdik. Mahalle kültürü vardı; herkes birbirini tanır, komşular birbirinin çocuğuna göz kulak olurdu.
Annelerimizin o tanıdık sesi hâlâ kulaklarımızda: “Akşam ezanı okununca evde ol.”
O zamanlar bu söz bize bir kural gibi gelirdi. Bazen kızar, bazen “neden bizi bu kadar sıkıyorlar?” diye düşünürdük. Oysa bugün dönüp baktığımızda, o cümlelerin ardında ne kadar büyük bir sevgi ve koruma duygusu olduğunu daha iyi anlıyoruz. Meğer bizi sıkan değil, koruyan bir dünyaymış.
Bugün ise aynı sokaklara baktığımızda içimizi derin bir sessizlik kaplıyor.
Eskiden çocuk kahkahalarıyla yankılanan sokaklar şimdi ya sessiz ya da eskisi kadar güven vermiyor. Çocukların ellerinde top yerine telefonlar, gözlerinde oyun heyecanı yerine ekranların yorgunluğu var.
Teknoloji elbette hayatın bir parçası. Ancak çocukluğun ekranların içine sıkışması düşündürücü bir tablo ortaya koyuyor. Çocuklar artık birbirlerinin yüzüne bakarak değil, ekranlar aracılığıyla iletişim kuruyor. Oyunlar mahallede değil, sanal dünyalarda oynanıyor. Bu değişim yalnızca bir alışkanlık değişimi değil, aynı zamanda sosyal bağların da zayıflaması anlamına geliyor.
Daha da düşündürücü olan ise son dönemde gündeme gelen olaylar…
Çocuklar ve gençler arasında yaşanan şiddet, akran zorbalığı ve kırıcı davranışlar hepimizi derinden sarsıyor. Bir zamanlar masumiyetle büyüyen çocukluk, yerini kaygı ve güvensizlikle örülü bir döneme bırakmış gibi görünüyor.
Şu zamanda insan olmak da çocuk olmak da gerçekten çok zor.
Eskiden bize gösterilen o yemyeşil alanlarda, el ele tutuşmuş, neşeyle gülen çocukların resimleri vardı. O görüntüler yalnızca bir tablo değil, aslında yaşanmış bir gerçeğin yansımasıydı. Şimdi ise aynı neşeyi, aynı samimiyeti ve aynı güven duygusunu görmek her geçen gün daha da zorlaşıyor.
Bir zamanlar aileler çocuklarını hava kararmadan eve çağırırdı, bugün ise çocuklarını sokağa ya da okula gönderirken bile endişe duyuyor. Bu değişim sadece zamanın değişmesiyle açıklanamaz. Toplum olarak birbirimize karşı olan sabrımızı, anlayışımızı ve güven duygumuzu da kaybetmeye başladık.
Belki de asıl mesele teknoloji değil; sevgisiz büyüyen duygular, eksilen empati ve unutulan değerlerdir.
Çocuklar ne görürse onu öğrenir. Eğer öfkeyi, zorbalığı ve sevgisizliği görerek büyürlerse, bunu normalleştirme riski de artar. Bu yüzden çocukları yalnızca fiziksel olarak değil, duygusal olarak da korumak zorundayız.
Biz geçmişte ailemize kızdığımız kurallara bugün “iyi ki” diyorsak, bugünün çocuklarına da güvenli bir çocukluk bırakmak zorundayız. Çünkü çocukluk, insanın hayat boyu taşıdığı en saf hatıradır.
Çocukların korkuyla değil kahkahayla büyüdüğü günleri yeniden inşa etmek, hepimizin ortak sorumluluğudur.
Kaynak: Haber Merkezi