1. Haberler
  2. İlçe Haberleri
  3. Gölpazarı
  4. TARİHÇİ MUSTAFA TURAN;

TARİHÇİ MUSTAFA TURAN;

"KENDİ KÜÇÜK DEĞERLERİ BÜYÜK İLÇE"

featured
0
Paylaş

BİLECİK-GÖLPAZARI…
KENDİ KÜÇÜK DEĞERLERİ BÜYÜK İLÇE
İstanbul Cumhuriyet başsavcılığına çok isabetli bir kararla atanan, Gölpazarlı hemşehrimiz sayın Fatih Dönmez Bey’i tebrik ediyor ve kendisine başarılar diliyoruz.
Gölpazarı, kendi küçük ama değerleri büyük olan ve buram buram vatan kokan, bayrak kokan, inanç kokan, tarih kokan, tarihimizdeki kuruluş ve kurtuluşun destanlarının ecdadımızın kanlarıyla yazıldığı, kahramanlar otağı ve evliyalar yatağı, nâmı değer adıyla “Diyâr-ı Ertuğrul” un mütevazi ve şirin bir ilçesidir. Doğal güzellikleri zengindir. Bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış tarihi de engindir.
Tarihi bir hakikat vardır. O da, milletlerin ve devletlerin, kahramanlarıyla yücelip zaferleriyle yükselmesidir. Bu aziz ve necip milletin zaferleri ve kahramanları o kadar boldur ki, adeta sıradağlar gibi geçit yaparlar. Zaten onlar sayesinde, cihan hâkimiyeti uğrunda dizi dizi fetihler kazanılmış ve fetihleri kazanan Fatihler de, tarihin bağrına adlarını kahraman olarak yazdırmışlardır. Millet olarak cümlesine minnettarız.
Devletlerin fetihleri ve fatihleri olur da, il ve ilçelerin olmaz mı?
Gölpazarı ilçemizin mümtaz Fatihleri de, bizim medar- ı iftiharımız olmuşlardır.
Enerji Bakanlığı esnasında destanımsı geyret ve hizmetleriyle ülkemizin enerji alanında çağ atlamasına ve dünya enerji piyasasında söz sahibi olmasına yol açan hemşehrimiz sayın Fatih Dönmez bakanımızdan sonra, Gölpazarı bağrından bir başka daha Fatih Dönmez çıkardı ve o da Adalet bakanı sayın Akın Gürlek’ten boşalan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına atandı. Hukukçu Fatih Dönmez başsavcımızın da, ülkemizin değişik bölgelerindeki âli hizmetleri gibi, bu yüksek makamdaki hizmetleriyle de tarihe adını altın harflerle yazdıracağına inanıyor ve kendilerini tekrar kutlayarak vazifesinde üstün muvaffakiyetler diliyoruz.
Şu gerçeği unutmayalım ki, isimlerin şahsiyet ve hizmetle yakın ilgileri vardır. Buna “ismiyle müsemma” denir. Peygamberimiz’in övgüsüne mazhar olan ve peygamberlerden sonra dünya tarihinde bir benzeri daha bulunmayan Fatih Sultan Mehmet Han, tarihin en büyük komutanı ve devlet adamıdır. Bu sebeple bizim medar-ı iftiharlarımız da “dönmez” gibi anlamlı bir soy isimle birlikte, aynı ruha sahip Fatihlerimizdir. İz ve adres bırakmak, iyi bir ad, güzel bir yâd ile anılmak, müstesna ve mümtaz insanlara ait bir mevhibedir. Gölpazarı’mızın bu yiğit evlatları da, inşallah şan ve şerefle silinmez izler bırakacaklardır. Mesuliyetli ve ağır görevlerinde başarılı olmaları için duacıyız.
Gölpazarı ilçemiz, yeni başsavcı atamasıyla birlikte yeniden gündeme oturdu.
Bundan dolayı biz de Gölpazarı’nın özelliklerinden bahsetmek istedik.
Gölpazarı; Tarihi perspektiften bakıldığında, infilak eden bir nükleer çekirdek gibi, Gölpazarı’nın komşu ilçesi Söğüt’ün bağrından doğan Kayı’nın 1299 hareketi, çok değil iki asır sonra cihan hâkimiyetini tesis edecek devasa bir güce ulaşmıştır ki, ilçenin coğrafyası bu kutlu yürüyüşün başlangıç noktasıdır. Coğrafya’nın ilk fatihi Mihal Gazidir. “1292’de Osman Gazi’nin Gölpazarı, Taraklı, Göynük ve Mudurnu üzerine çıktığı savaşta da, bölgeyi iyi bilen Mihal Gazi, klavuzluk görevi ifa etmiştir.” (1) Frigya kralının mezarının ilçede olması da, tarihine ayrı bir zenginlik katar.
Bağrında her biri bir mini çağlayan olan 50 civarında Horhor çeşmelerinden ve Baltalı köyünün su kaynağı olan mesire yeri Dalaksuyu gibi esrarlı sulardan içilmesinden midir bilinmez, ama gerçekten bu küçük ölçekli ilçemizden çok başarılı insanlar çıkmıştır.
Ülkemizin her ilinin ve ilçesinin ayrı ayrı güzellikleri ve özellikleri vardır elbette. Lakin bizim ilimiz Bilecik ile şirin ilçesi Gölpazarı’nın da tarihi ve coğrafyasıyla daha başka bir özellik ve güzelliğe sahip olduğunu söyleyelim. Hani Şair diyor ya:
Şu yeryüzü er meydanı, Gönül sevmez her meydanı
Yüreksize yorgan döşek, Koç yiğite ver meydanı.
Tıpkı bu ifadelerde olduğu gibi, bizim “Diyâr-ı Osman” ın tarihi Mihal Gazi Camii, Mihal Gazi Han’ı ve hamamı ile başlayan ve batıya doğru uzanan Gölpazarı meydanı da er meydanıdır. Kahramanlık ve yiğitlik meydanıdır. Ahlak, edep meydanıdır. Hoşgörü ve insanlık meydanıdır.
Çocukluğumda 13 yılımı bu coğrafyada geçirdim. Şimdi dönüp bir Tarihçi gözüyle Gölpazarına ve sosyolojik yapısına baktığımda, havası sert, insanı mert, çoğu cömert olarak portresini çizebilir, Evliya Çelebi’nin tabiriyle “Dillerle anlatılamayacak kadar güzel” olduğunu söyleyebilirim. Elbette her şehrin insani değerlerden uzak insanları da vardır. Biz umumi olarak baktığımızda, genelde Bilecik, özelde Gölpazarı insanı farklıdır. Zira Gölpazarı insanı, muhatabının gönlünü fethederek onu melekût semalarında gezdirir.
Bir şelale haşmetiyle gönüllere akarak ilim deryalarında yüzdürür.
Derinlerden topladığı paha biçilmez incileri kalplerin tezyininde kullanır.
Katrede ummanı, sükûtta tuğyanı, ibadette cezbeyi, imanda aşkı gösterir.
Gonca gibi, gül gibidir. Hoşgörü çağlayanı Mevlana gibi, sevgi şelalesi Yunus gibidir. Sakarya gibi kıvrım kıvrım akarken ve aydınlık ufuklara doğru bakarken, san’ata, kitaba, ilme ve âlime müştaktır.
Sevgi ve hoşgörüyle kol koladır. Alıcı olmaktan çok vericidir. Cömerttir. Çiçekler kadar taze, şebnemler kadar parlak ve yediveren güller kadar renklidir.
Bizim insanımız, ideal insanların su katılmamış mümessilidir.Eşi nadir bulunan nadide insandır. İnsanı, doğası, iklimi, nehiri, kültürü ve sosyal dokusu ile her şeyi özel ve güzeldir bu ilçemizin.
Zerafeti, “fiiliyatın asalete dökülmesidir” diye tarif ederler. Bu yönü ile yöre insanı, zerafet ve nezaket sahibidir. Asildir, naiftir ve nezihtir.
Ben bu coğrafyada, samimiyetin ve dürüstlüğün, dostluğun ve dayanışmanın, kardeşliğin ve yardımlaşmanın gayet net resmini gördüm.
Bu iklimden çıkmış nice kahraman ve yiğitler gördüm. Nice başarılı bakanlar, başsavcılar, başkanlar, yöneticiler, akademisyenler, kumandanlar, ilahiyatçılar, tarihçiler, sanatçılar ve yazarlar tanıdım.
İlim ve irfanla, ahlak ve faziletle kutsal değerlerini bayraklaştırmış, içlerini dibi görünen sular kadar berraklaştırmış ideal insanların su katılmamış mümessillerini burada gördüm.
Edep ve ahlak abidesi sevimli insan minyatürü olan seçkin talebeler gördüm.
Ben bu kubbe altında can ve heyecan gördüm. Hamle ve hareket gördüm. Sevgi ve samimiyet gördüm. Daha nice güzellikler gördüm ki, anlatmaya kelam yetmez. Yazmaya da kalem kifayet etmez.
Edep ve hayâ, ilim ve fikir, ahlak ve şahsiyet, fazilet ve meziyet, hoşgörü ve adalet, saygı ve sevgi gibi değerler, hangi mikyasta ölçülürse ölçülsün, bütün bunlar insanımızın simge ve sembolleridir. Ben onları böyle tanıdım, böyle bildim, böyle gördüm…
Sadece şu kadarını söylesem dahi, Gölpazarı’nın potansiyeli daha net müşahede edilir. Şu anda 5-6 hanenin yaşadığı ilçenin en uç ve en ücra köyü Baltalı ki, Asya ve Moğolistan yörelerinde Baltalılar Türk boyu olarak geçer. Bu fakir de yıllarca sığır ve koyun çobanlığı yapmıştır bu dağ köyünde. Dayım Mehmet Yücel Arifiye Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmen olarak, ilk çığırı açmıştır. Fizikçi İsmail Turan ve ceza hukukçusu Ubeydullah Turan gibi akademisyenler bu köylüdür. Pek çok alanda idarecilikler yapmış milletvekili aday adaylığında bulunmuş Atıf Bilir, İlahiyatçı Ahmet Bilir bu köyden yetişmişlerdir. Daha saymaya kalksak nice iktisatçılar, işletmeciler, öğretmenler, hukukçular ve işadamlarını şu satırlara sığmaz. İlçenin en uzak dağ köyü böyle olursa, diğer kalabalık köylerden yetişen isimlerini zikredemediğimiz nice değerlerimizi siz tasavvur edin.
Mesela Kuşcaören köyü Enerji Bakanı, Çengeller köyü İstanbul Cumhuriyet başsavcısı çıkarmıştır. Sürmeli köyünden yetişen Mehmet Ergün, il merkezinde hem Değişim Gazetesi sahibidir ve hem de Bilecik Ticaret ve Sanayi Odası başkanıdır. Urgancılar köyünden ise, pek çok ilçede müftü olarak statik değil dinamik, yüklem değil özne, klasik değil sıradışı âli hizmetlere imza atan Sacit Ekerim Bey, halen Eskişehir İl Müftü yardımcısı olarak görev ifa etmektedir. Ve daha niceleri…
Hele Gölpazarı’nın belediye Başkanı Sayın Hayri Süer Bey var ki, ateş mi ateştir. İlk dönemde yaptığı ve 2. Dönemde devam eden âli hizmetleriyle, ilçeyi kanatlandırıp uçurmuş ve adeta çağ atlatmıştır. İstanbul-Gölpazarı-Ankara arasında mekik dokuyarak ve ilçenin ihtiyaçlarını iyi okuyarak yaptığı hizmetler bir destan niteliğindedir. Kendisiyle ve hizmetleriyle iftihar ettiğimiz Hayri Başkanın bir benzerini de Pazaryeri ilçemizde gördüm.
Sayın Zekiye Tekin başkanımız da öyle devasa hizmetlere imza atmış ki, harika icraatları Anadolu’da eşine az rastlanan bir başarı öyküsüdür.
“At binenin, kılıç kuşananındır” denir. Bazı klasik idareciler vardır. İcraat değil, yalan dolanla sade laf kalpazanlığı yaparlar. Laf yetiştirmekten, kendini yetiştirmeye fırsat bulamamışlardır. Fakat Tarih, asla affetmez. Birini tarihin çöplüğüne atarken, ötekini bağrına yazar ve onu abideleştirir, ebedîleştirir ve destanlaştırır.
Gölpazarlıların Bilecik ilindeki ağırlığı da malumdur. Bu keyfiyetin de, ilçenin bağrından çıkardığı değerlerle ilgili olduğuna inanıyorum.
Bilecik ilimiz ise, ülkemizde aynı anda dört bölgeye sınır olan yegâne ildir. Bilecik yöresine özel bir ihtimam gösteren II. Abdülhamid Han, Bilecik Livasının adını “Ertuğrul Sancağı” olarak değiştirtmişti. Şimdi biz Bilecikliler, bizi biz eden ve değerli kılan kadim kodlarımızı bulmak amacıyla ilimizin adının tekrar “Ertuğrul” olarak değiştirilmesini beklemekteyiz.
Son olarak da şu hususa temas ederek sohbetimizi noktalamak isterim.
Son günlerdeki atamalar, ülke gündemini hala işgal etmektedir. Tarihimizdeki önemli yerlere yapılan atamalar da çok büyük önem arzeder.
Nitekim 16. asırda Avusturya elçisi olan Busbecg’in “Türk Mektupları” adlı bir eseri vardır. Bu eserinde, Osmanlı’da herkesin yeteneği doğrultusunda bir makama getirildiği özellikle zikredilmiştir. Özellikle Osmanlı bu tür atamalarda iki umde üzerinde hassasiyetle durmuştur. Bunlardan biri genellikle yöneticilerin devlete sadakati ve güvenilir olması açısından Bilecik yöresinden seçilmesi, diğeri de “16 M “ formülünü uygulamasıdır. Atanacak kişide bunlardan bir kaçını verecek olursak, mesela atanacak kişi muteber (itibar gören, saygın)olmalıdır. Mutedil (ölçülü), mu’tezim (kararlı),muvahhit (inançlı), müeyyid (kurallara uyan) gibi özelliklerle mücehhez olmalıdır.
Ecdadımız ve tarih boyunca devletteki vazifeleri, ehliyet ve liyakata göre belirlemiştir. Devlette üstün görevler yapan ve başarılı olanlara Mecidiye nişanı verilirdi ki, nişanın üzerinde gayret, samimiyet ve sadakat kavramları yazılıydı. Sultan II. Abdülhamid Han da Bilecik yöresine özel bir ihtimam göstermiştir.
Fakat Tanzimattan sonra gayrimüslimler de kamu yönetimine idareci olarak alınmaya başlanmasıyla birlikte, yıkımın da fitili ateşlenmiştir. Tanzimat, tarihimizin kırılma noktasıdır. Zira Osmanlıyı da Jöntürkler ve İttihadçılar arasında yuvalanan bu gayr-ı müslim azınlıklar, özellikle de Sabetaistler yıkmıştır. Sırf Müslüman olmaları ve inançlarını yaşamak istemeleri dolayısıyla milletimize onlarca yıl kan kusturan da aynı kadrodur. Laikliği İslam düşmanlığı olarak uygulayıp inançlı insanlarımızı asıp kesmekle kalmamış, başörtülü kızlarımızı üniversitelere dahi sokmamışlardır. İnançlı subayları ordudan uzaklaştırıp darbelerle milleti perişan etmişlerdir. Milletin seçtiği başbakanlardan kimini amışlar, kimini zehirlemişler, kimini irtica yaygarasıyla görevinden almışlardır. Daha ne zulümler yaşanmıştır ki, kelam ve kalem anlatmaktan aciz kalır. Meselenin hesabı ruz-i mahşere kalmıştır.
Darbe ile devirdikleri II. Abdülhamid’in hiç taviz vermediği, temel öğelerden biri milli, diğeri de dini kimliktir. Elbette Osmanlı çok uluslu, çok dinli ve çok kültürlü bir yapıydı. Lakin her zaman Türk unsuru, sahip ve yöneten konumunda olmuştur. Deyim yerindeyse tirenin lokomatifi her devirde Türkler, vagonları ise diğerleri olmuştur.
Sadrazam Hayrettin Paşa’ya: “Paşa! Paşa! Ben Türk’üm, Türk olarak kalacağım” (2) diyen II.Abdülhamid Han, “Söğüt’ü yeniden imar etti. Buradaki Türk büyüklerinin türbe ve mezarlarını tamir ettirdi. Bölgede yaşayan ve kendisinin “özhemşehrilerim” dediği karakeçili aşiretinden ikiyüz kişilik bir Maiyet Bölüğü kurdu.” (3) Çünkü onlara güveniyordu. Zaten Bilecik, sadakat ve güvenin diğer adıdır.
Altı asır evvel, Anadolu’nun Bilecik ve Söğüt taraflarına yerleşen Karakeçili oymağından devşirilme “Söğüt Bölüğü”, saf, temiz, lekelenmemiş, mert, cesur ve sadık, Türk kanının en güzel numunesiydi. 200 kişiden müteşekkil bu birlik, “Zât- Şahane”nin hiçbir maddi menfeat gütmediğinden emin olduğu yegâne birlikti.” (4)
Evet, II. Abdülhamid Osmanlı Devleti’nin asıl kurucusu olan, Ertuğrul Gazi’nin aşireti olan Karakeçili Türkmenlere ayrı bir önem veriyor, onları seviyor ve onlara güveniyordu. Çünkü onlar, Türklüğün su katılmamış mümessilleriydiler.
Bu sebeple en yakınına, bu günkü anlamda muhafızlığına “özhemşehrilerim” dediği, Bilecik yöresindeki Türkmenleri almış ve onlardan “Ertuğrul Hassa Alayı” nı kurmuştu. Alman İmparatoru II. Wilhelm İstanbul’a geldiğinde Ona, Ertuğrul Alayından iftiharla bahsederek “hemşehrilerim” diye takdim etmişti.
Prof. İ. Ortaylı Hoca “Atama sisteminde de belirli bir zamana kadar “işin ehli” olmanın son derece önemli bir ölçüt olduğu Takvim-i Vekayi’de (Osmanlı Resmi Gazetesi) ifade edilmekteydi” tesbitinde bulunur.
Hz. Ali Efendimiz: “Adalet hayattır ve idareciliğin düzenidir” der. Meseleyi adalet zaviyesinden ele aldığımızda ise, “Osmanlı İmparatorluğunu bu kadar uzun süre ayakta tutan yönetim felsefesinin temel dinamikleri arasında özellikle dikkat çeken bazı değerler vardır. En başta, yabancı araştırmacıların deyimiyle “circle of justice” yani “daire-i adliye” gelir. Çarkın en altında bulunan kişinin korunmasını amaçlayan ve orada bir sorun olursa sistemin bütününe sirayet edeceği endişesini merkeze koyan bir anlayış hakimdir.” (5)
Bizim tarihimizde, sevgi, adalet ve hoşgörü bayraklaşmıştır. Yönetim her zaman berraklaşmıştır. İdare tarzımız ayakta alkışlanmıştır. Bugün Amerikada 36 üniversitede Osmanlı kürsüsü vardır. Bizim engin kültürümüzü ve zengin medeniyetimizi dost söyler. Düşman söyler. Sadece bizden görünen ve geni,kanı ve özü asla bizden olmayan, içimizdeki pirince benzeyen beyaz taşlar söylemez. Bunlar bu cennet vatanda yaşarlar, nimetlerinden istifade ederler. Ama vatana, zerre misgal fsydaları yoktur. Bu aziz millete ve İslam’a düşmandırlar. Osmanlı’yı yıkan İttihadcıların % 90’ı bu soysuzlardı. % 10’u da bizim kanımızı taşıyan yerli ahmaklardı. Dünden bugüne Firavun Firavunluğunu yapmaktadır. Asıl acınması gereken, hakikati göremeyecek kadar kör olan ve bu Sabetaistlere figüranlık yapan bizim yerli ahmaklardır. Allah akıl,fikir versin ve intibah lütfeylesin.
Malum “Yiğit düştüğü yerden kalkarmış.” Asırlarca cihan hakimiyetine sahip olmuş ecdadımız Selçuklu ve Osmanlı’nın satvet ve kudretine tekrar ulaşmak ve cihanda söz hakkına kavuşmak için, öz değerlerimize sımsıkı sarılmak mecburiyetindeyiz.
Milletçe eğer bu erdemi gösterebilirsek, tarihte olduğu gibi bağrımızdan daha nice FATİH DÖNMEZ’ler gibi yiğit ve kahramanlar çıkacak ve maküs talihimiz geride bırakılarak biiznillahi Teâlâ aydınlık yarınlara yeni yeni yelkenler açılacaktır.
Tekrar bakanımız Fatih Dönmez ve İstanbul başsavcılığına atanan diğer Fatih Dönmez kardeşlerimizi tebrik ve takdirle Rabbimizden kendilerine üstün muvaffakiyetler diliyoruz.
Mustafa TURAN
KAYNAKLAR:
1-Turan Mustafa, Söğütten Viyanaya, s. 36
2-Osmanoğlu Abdülhamid Kayıhan, Dedem Abdülhamid Han, s. 152,İst.2017
3-T.D.V.İslam Ansiklopedisi, c. 1, s.221
4-Dabağyan ,P. Levon, S.Abdülhamid Han ve Ermeni Meselesi. 196, İst.2001
5- Dr. M.Nur Çerçinli’nin doktora tezi